29 Kasım 2013 Cuma
Anne İşe Gitmesen Olmaz Mı?
Sevgili arkadaşım;
Son kitabını gerçekten bir solukta okudum.Gökçe ile Gülay'ın yorumlarını okurken içimin sızladığını farkettim.Kendi çocuklarımın da benzeri duygular yaşadığı gerçeğini hissettim.Keşke ozaman da bugünki bilince sahip olsaydık" demekten kendimi alamadım.Bu kitapla bugün çalışan çalışmak zorunda kalan ulaşabildiğin bütün annelere ve çocuklarına çok yardımcı olacağını düşünüyorum.Eline,kalemine,yüreğine sağlık.Lütfen yazmaya devam et.Kitabını okuduktan sonra küçük bedenin kocaman yürekleri,sevgileri ve becerileri nasıl taşıyabildiğine şahit oldum.Sevgiyle kucaklıyorum.Sevgiyle kal
.
.
9 Kasım 2013 Cumartesi
Bugün bir kez daha İstanbul İlk öğretmen Okul'lu olduğum için gurur duydum.
Arkadaşlarımın her birinin birer değer olduğunu görüp, ben de bu aileden (İİÖO) biriyim dedim kendi kendime..
Her birinin gülen yüzleri beni eski günlere götürdü.
!964 yılından bu yana bu ailenin içinde olup, 50. yılını devireceğimiz dostluklar kurup yaşattığımız için şanslı olduğumu düşündüm...
Face'te paylaşılan günümüz resimleri için arkadaşlarıma teşekkür ettiğim gibi bu gün ki buluşmamızı sağlayan arkadaşlarıma da minnettar olduğumu belirtmek isterim... Gönüllerine sağlık.
Tekrar buluşmak dileğiyle.
Hepinizi seviyorum.
28 Ekim 2013 Pazartesi
BAYRAMIMIZ HEP KUTLU OLSUN!
63 yaşındayım. Yıllardır ulusça Cumhuriyet Bayramlarını nasıl da coşkuyla kutladık. Öğretmenlerimiz milli duygularımızı nasılda geliştirip pekiştirdiler. .
Öğretmen olunca da bayrağı biz devraldık. Öğrencilerimize vatan, bayrak, ulusun önemini ve bu değerlerimize sahip çıkmanın gereğini anlattık.
Son zamanlarda arkadaşlarım Cumhuriyetimizin geleceği ile ilgili tedirginliklerini dillendirdiklerinde
onlara "Ben yetiştirdiğim öğrencilerime güveniyorum. Onlar görevlerini biliyorlar. Cumhuriyet'imizi koruma bilincine sahipler. Gözüm hiç arkada değil diyordum."
Dün bir öğrencimle 2013-1923=90 yıl işlemini kağıt üzerinde yaptığımızda içimde bir burukluk hissettim. Ve ilk kez "Cumhuriyet'imiz daha kaç yıl ayakta kalır?" sorusu takıldı zihnime. İnanın gözlerim buğulandı. Ardından gelen ikinci "Bir on yıl daha dayanır mı ki(!) sorusu yüreğimi cız ettirdi... Cumhuriyetimizin 100. yaşına erişip erişmeyeceğini düşünmeden edemedim.
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN(!)
Öğretmen olunca da bayrağı biz devraldık. Öğrencilerimize vatan, bayrak, ulusun önemini ve bu değerlerimize sahip çıkmanın gereğini anlattık.
Son zamanlarda arkadaşlarım Cumhuriyetimizin geleceği ile ilgili tedirginliklerini dillendirdiklerinde
onlara "Ben yetiştirdiğim öğrencilerime güveniyorum. Onlar görevlerini biliyorlar. Cumhuriyet'imizi koruma bilincine sahipler. Gözüm hiç arkada değil diyordum."
Dün bir öğrencimle 2013-1923=90 yıl işlemini kağıt üzerinde yaptığımızda içimde bir burukluk hissettim. Ve ilk kez "Cumhuriyet'imiz daha kaç yıl ayakta kalır?" sorusu takıldı zihnime. İnanın gözlerim buğulandı. Ardından gelen ikinci "Bir on yıl daha dayanır mı ki(!) sorusu yüreğimi cız ettirdi... Cumhuriyetimizin 100. yaşına erişip erişmeyeceğini düşünmeden edemedim.
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN(!)
14 Eylül 2013 Cumartesi
Meleklerle yaşamak
Sevgili Beki
Sizinle Melek koçu olan kızım Gökçe ve regresyon terapisti olan kızım Gülay sayesinde tanıştım. Mutlu olmayı becerebilen ,arkadaşlarımın "Polyanna'sın sen!" dediği bir bireydim. Kitaplarınızdan "İş dünyasında Meleklerle Yaşamak'ı okuduktan sonra meleklerimle daha iç içe yaşamaya başladım.
Şu an zihinsel engellilerle çalışan bir sınıf öğretmeniyim. 47. yılımı çalışacağım bu yıl. Engelli bireylerle yedi yıldır çalışıyorum. Onları hayata dahil etmeye çalışıyorum. Hem okuma yazma hem matematik- dört işlem, problem çözme- öğretiyorum. Ayrıca bu çocukların anne babalarına da destek olmaya çalışıyorum. Hatta onlarla yaşadıklarımı "Tut Elimi" isimli bir kitapta topladım. Ama bilmek tanımak yetmez bu çocukları çok sabırlı ve sevgi dolu olmak gerekir.
Bu çocuklar çok özeller. Kurallar bu çocuklara işlemez. Ders boyunca ya hep susarlar ya hep konuşurlar bağırıp çağırırlar ya da kıpraşıp zıplarlar yerlerine oturmazlar. Biz öğretmenlerin işi onları hayata dahil etmektir. Tabii nefesim...izin tükendiği çok yorulduğumuz anlar olmuyor değil. Hele ki gün içinde bireysel eğitime aldığımız sekiz çocuktan bir ikisi bu anlatılan özelliklere sahipse.
Ben artık meleklerimden yardım alıyorum. Çocuk esirgeme kurumundan eğitime gelen bir hareketli bir öğrencim geliyor çarşamba sabahları. Bu hafta salı sabahı işe giderken "Baş melek Mikail lütfen bu öğrencimle çalışırken bana yardım eder misin. Dersim zevkli geçsin. Bu öğrencim öğrenmeye açık olsun. Allah'ımın yardımıyla sevgimi alsın. Lütfen!" dedim. Sonra da sınıfımı ve öğrencimi beyaz ışıkla vakumladım. Nazarlık rengi ile sınırladım.
Öğle güzel bir ders oldu ki anlatamam. Şımarık asi tavırlar sergileyen bu kız öğrencim o gün öğrenmeye açık ve mutlu bir tablo sergiledi. Ve harika iki ders saati geçirdik.
Gün içinde enerjimi alan ağırlığı bana geçen öğrencilerimle de bağlarımı kesme işlemi yapıyorum. Çok işime yarıyor. Tükenir gibi olduğum anda hemen dinginleşiyorum. Meleklerim yardım için hep yanımdalar.
Meleklerle yaşamak bana çok şey kazandırdı. daha bir içime döndüm. Mutlunun mutlusuyum.
Sevgili Beki, Damla, Zişan ve ve Mesude hepinize sonsuz teşekkürler. Meleklerimi ve sizi çok seviyorum. Keyifle okuyorum.
Herkese tavsiye ederim. Melekler hep yanımızda. Ama onlardan bir şeyler istemek aklımıza gelmiyor. Ama meleklerimiz bize yardım için varlar. Seve seve yardıma hazırlar. Haydi sizler de onlarla çalışın. Bakın bana hak vereceksiniz
Sizinle Melek koçu olan kızım Gökçe ve regresyon terapisti olan kızım Gülay sayesinde tanıştım. Mutlu olmayı becerebilen ,arkadaşlarımın "Polyanna'sın sen!" dediği bir bireydim. Kitaplarınızdan "İş dünyasında Meleklerle Yaşamak'ı okuduktan sonra meleklerimle daha iç içe yaşamaya başladım.
Şu an zihinsel engellilerle çalışan bir sınıf öğretmeniyim. 47. yılımı çalışacağım bu yıl. Engelli bireylerle yedi yıldır çalışıyorum. Onları hayata dahil etmeye çalışıyorum. Hem okuma yazma hem matematik- dört işlem, problem çözme- öğretiyorum. Ayrıca bu çocukların anne babalarına da destek olmaya çalışıyorum. Hatta onlarla yaşadıklarımı "Tut Elimi" isimli bir kitapta topladım. Ama bilmek tanımak yetmez bu çocukları çok sabırlı ve sevgi dolu olmak gerekir.
Bu çocuklar çok özeller. Kurallar bu çocuklara işlemez. Ders boyunca ya hep susarlar ya hep konuşurlar bağırıp çağırırlar ya da kıpraşıp zıplarlar yerlerine oturmazlar. Biz öğretmenlerin işi onları hayata dahil etmektir. Tabii nefesim...izin tükendiği çok yorulduğumuz anlar olmuyor değil. Hele ki gün içinde bireysel eğitime aldığımız sekiz çocuktan bir ikisi bu anlatılan özelliklere sahipse.
Ben artık meleklerimden yardım alıyorum. Çocuk esirgeme kurumundan eğitime gelen bir hareketli bir öğrencim geliyor çarşamba sabahları. Bu hafta salı sabahı işe giderken "Baş melek Mikail lütfen bu öğrencimle çalışırken bana yardım eder misin. Dersim zevkli geçsin. Bu öğrencim öğrenmeye açık olsun. Allah'ımın yardımıyla sevgimi alsın. Lütfen!" dedim. Sonra da sınıfımı ve öğrencimi beyaz ışıkla vakumladım. Nazarlık rengi ile sınırladım.
Öğle güzel bir ders oldu ki anlatamam. Şımarık asi tavırlar sergileyen bu kız öğrencim o gün öğrenmeye açık ve mutlu bir tablo sergiledi. Ve harika iki ders saati geçirdik.
Gün içinde enerjimi alan ağırlığı bana geçen öğrencilerimle de bağlarımı kesme işlemi yapıyorum. Çok işime yarıyor. Tükenir gibi olduğum anda hemen dinginleşiyorum. Meleklerim yardım için hep yanımdalar.
Meleklerle yaşamak bana çok şey kazandırdı. daha bir içime döndüm. Mutlunun mutlusuyum.
Sevgili Beki, Damla, Zişan ve ve Mesude hepinize sonsuz teşekkürler. Meleklerimi ve sizi çok seviyorum. Keyifle okuyorum.
Herkese tavsiye ederim. Melekler hep yanımızda. Ama onlardan bir şeyler istemek aklımıza gelmiyor. Ama meleklerimiz bize yardım için varlar. Seve seve yardıma hazırlar. Haydi sizler de onlarla çalışın. Bakın bana hak vereceksiniz
25 Ağustos 2013 Pazar
Küçük Bir Köy Kızıydım.
Geçmiş zaman olur ki
Süt reklamlarındaki, alacalı benekli inekleri izlerken; içim bir hoş olur, gözlerim dolar. Burnumun direği sızlar. Akabinde çocukluğuma dönerim.
Evimizin yanındaki ahırımızda, irili ufaklı 20 civarında ineğimiz vardı. İneklerimizin de çok hoş isimleri… Sümbül, menekşe, gül, lâle. Bol süt verenler için de “Haa... Bu mantofon cinsi…”denirdi. “Hollanda’dan geldi... Damızlık.”
Annem, babam, yamağımız Hasan bakardı ineklerimize. Annem sabah akşam kendisi sağardı ineklerimizi. Bu yüzden bilekleri hep ağrırdı. O da sargı beziyle hep sarardı. O zaman bileklik yoktu belki de. Olsa da alacak paramız.
Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Bir şeyler yapıp annemin işini azaltmak isterdim. O kadar çok çalışırdı O kadar yorulurdu ki. Ona yardımcı olabilmek için ineklerin altını kürür, süpürürdüm. Tezeklerini adını “kotika” koyduğumuz el arabasına toplardım. Tüm gücümle kotikayı sürer, gübreliğe boşaltırdım.
Bazen de kaşağı ile tüylerini tarardım. Hayvanların üzerindeki topakları kaşağı ile temizlerken içim acırdı. Canları yanar sanırdım. Onlarla konuşur, okşardım. “Ablanız canınızı hiç acıtmayacak. Çok güzel olacaksınız.” derdim. Hiç kıpraşmazlardı. Uslu dururlardı. Biri bile bana tekmik atmadı.
Nadiren kuyruklarını hafiften salladıkları olurdu. Bazen koluma, bazen alnıma, enseme, yanağıma değerdi uçları. Püskülle, yumak arası bir şeydiler. Huylanırdım ama işimi hiç bırakmazdım. Taa ki derileri yılbır yılbır parlayana dek. Tarardım… Tarardım…
Üniversite sınavına hazırlanan ortanca abim de ara sıra yardım ederdi. Ama ineklerle uğraşmayı hiç sevmezdi. Bu işi aşağılık bir iş olarak görürdü.
Bir kaç kez dolu süt kovasını, öfkesinden yere vururken:
-Bu benim işim değil, deyişi bugün gibi belleğimde:
[Gerçekten de sonradan başarılı bir mühendis oldu. İlk boğaz köprüsünün inşaatında kontrol mühendisi olarak çalıştı.]
Yamağımız
Yamağımız Hasan, akşam yemeklerimizin değişmez misafiriydi.
Oldukça da konuşkandı. Ufak tefek tıknaz kimsesiz bir delikanlıydı.
Ahırımızın giriş bölümündeki iki minik odadan birinde yatardı. Yemek sonrası çay içerken anlattığı hikâyeleri hiç hatırlamıyorum. Ama hararetli hararetli, tükürüklerini saçarak konuşması dün gibi gözümün önünde…
O anlatırken uçuşan zerrecikleri takip etmeye yetişemezdim. Öylesine hızla düşerlerdi ki masaya.
Hasan Abi de hem anlatır hem de masaya konan baloncukları işaret parmağı ile çaktırmadan patlatmaya, söndürmeye çalışırdı.
Biz harika üçlüydük. Ben, Hasan abi ve zerrecikler. Akşamların olmasını iple çekerdim. Çünkü ben o şovun bir parçasıydım. Ne zaman bittiğini bilmezdim. Zira takipten yorgun düşer, başım masada sızar kalırdım.
Ortanca abim gecenin bir yarısı yatağıma götürürken,
-Sana kaç kere söyledim Şu Hasanı ağzını açıp ta dinleme diye, serzenişte bulunurdu.
Olsun o bizim akşamlarımızın neşesiydi, ben de onun minik seyircisi.
Sütlerimizi amcamın oğlu sabah akşam alır, Yeşilköy ve Yeşilyurt’a götürüp, daha soğumadan sıcak sıcak satardı.
Ama biz onca emeğin karşılığını hiçbir zaman alamadık. Süt paramızı ödemeyi geciktirirdi hep... Bin bir mazeretle ha bire ertelerdi. Zorla, inlete inlete, uçuk buçuk verirdi.
Verdiği de köyümüzün emektar bakkalı Hamit Ağanın veresiye defterindeki borçlarımızı sildirmeye yetmezdi.
Babam da çaresizlik içinde, ev halkına karşı borçları bitirememenin utancını gizlemek için bir suçlu arardı.
-Yahu bu Hamit Ağa… Fazla fazla... Bir yerine iki yazıyor her halde. Yine bir “Oh!” diyemedik derdi.
Hatta bir dönem, bir defter de eve almıştı…
-Bakkaldan ne alırsanız bizim deftere de yazdıracaksınız, diyordu. Hamit Aga aldıklarımızı bizim deftere de not edince, sözüm ona kandırmaca olmayacaktı. Ama bu da çözüm olmadı. Alış-veriş işini üstlenmiş olan küçük abim ve ben çoğu kez, defteri yanımıza almayı unuturduk. Yani iki defterdekiler birbirini hiç tutmadı
Her zaman ki gibi, bu defter konusunda da anacığım haklı çıktı.
Babama:
-Adam, Hamit Agayla uğraşıp durma.
Her gün beyaz şehir ekmeği alıyoruz. Çocuklar kremalı bisküviyi seviyor. E… Sen de zeytin yemeden duramazsın. Bırak bakkalla uğraşmayı.
[Babamın uğraştığı da evde konuşmaktan öteye gitmezdi.]
Annem:
-Sıkma canını. Bir kaç komşudan dikiş parası alacağım var. Nazmiye’yi öğle sonu gönderip istetirim. Biraz rahatlarız. Sıkma canını.
Oldukça sıcak ama bir o kadar da “Ama yeter artık” diyen ses tonuyla geçici olarak da olsa babamın içini soğutur, ferahlatırdı.
Süt paralarını alamayışımızla ilgili bu kısır döngü “İnekleri satalım, ahırı da kiraya verelim” fikrinin ortaya atılmasına neden oldu.
4.sınıfa geçtiğimde uygun alıcının bulunuşuyla şatış kararı netleşti. Annemle ben çok üzülüyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Okuyan ağabeylerim ve babam karar vermişti. Tamam… Bukesin çözümdü. Eziyet bitecekti.
O gün gelmişti. Kocaman bir kamyon bahçedeydi…
Ahırın kapısına iyice yanaşmak için ileri geri manevralar yapıyordu. İstiyordum ki yanaşamasın iyice. Arabaya binerken son kez görelim hepsini.
Annemin göğsüne yaslanıp kolunun altına iyice sokulmuştum. Annem yanağımı avucuyla bastırıyordu. Sanki benden güç alıyordu Ya ben kimden güç alacaktım.Abilerim ayakaltında dolaşmamam için iyice tembihlemişlerdi. Zırlayıp da işlerini zorlaştırırmışım diye…
İşte nazlı gelin gibi ilk Gül çıkıyor. Annemin en sevdiği sütü bol olanı. Sanki cama doğru bakıyor.
-Mö mü diyor ne? Duyamıyorum.
Sümbül kuyruğunu iki yana savurtarak gidiyor.
Artık hiçbiriyle konuşamayacağım. Beni kim dinleyecek?
Ah! Lale’miz. Nasıl da inat ediyor. Yularından çekip, arkadan iteliyorlar. Nafile.
Küçük abim yanına gelip ensesini sıvazlıyor. Elini sırtında gezdirip, kulağına eğiliyor.
-A…aaa! Koca hayvan yumuşadı vallahi gidiyor.
Son “Mööösü” nasıl da sıcacık!
Azgın boğamız da burnundan soluyarak, tekmikler atarak kamyona varıyor.
Derken, Menekşe, Yasemin, Alaca ve diğerleri…
Bağırış, çağırışlar içinde bindiriliyorlar. En sonunda da iki küçük buzağı… Onları da kucaklarında taşıyıp, koyuyorlar taşıta.
İçim acıyor! Gözümün yaşı, annemin eline bulaşıyor, Anneminkiler de saçlarıma.
Son kez hepsini bir arada görmek için gözlerimi, kurulamaya çalışıp, bakmak istiyorum. Ama olmuyor… Seçemiyorum.
Annem beni kucaklayıp içeri kaçırıyor. Belli ki oda dayanamayacak.
Arkadaşlarımm! Canlarımm! Dostlarımmmm!
GÜLE GÜLE…
Nazmiye Bağcı Çaylıoğlu
( Sen Küçükken Kaç Yaşındaydın)
Süt reklamlarındaki, alacalı benekli inekleri izlerken; içim bir hoş olur, gözlerim dolar. Burnumun direği sızlar. Akabinde çocukluğuma dönerim.
Evimizin yanındaki ahırımızda, irili ufaklı 20 civarında ineğimiz vardı. İneklerimizin de çok hoş isimleri… Sümbül, menekşe, gül, lâle. Bol süt verenler için de “Haa... Bu mantofon cinsi…”denirdi. “Hollanda’dan geldi... Damızlık.”
Annem, babam, yamağımız Hasan bakardı ineklerimize. Annem sabah akşam kendisi sağardı ineklerimizi. Bu yüzden bilekleri hep ağrırdı. O da sargı beziyle hep sarardı. O zaman bileklik yoktu belki de. Olsa da alacak paramız.
Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Bir şeyler yapıp annemin işini azaltmak isterdim. O kadar çok çalışırdı O kadar yorulurdu ki. Ona yardımcı olabilmek için ineklerin altını kürür, süpürürdüm. Tezeklerini adını “kotika” koyduğumuz el arabasına toplardım. Tüm gücümle kotikayı sürer, gübreliğe boşaltırdım.
Bazen de kaşağı ile tüylerini tarardım. Hayvanların üzerindeki topakları kaşağı ile temizlerken içim acırdı. Canları yanar sanırdım. Onlarla konuşur, okşardım. “Ablanız canınızı hiç acıtmayacak. Çok güzel olacaksınız.” derdim. Hiç kıpraşmazlardı. Uslu dururlardı. Biri bile bana tekmik atmadı.
Nadiren kuyruklarını hafiften salladıkları olurdu. Bazen koluma, bazen alnıma, enseme, yanağıma değerdi uçları. Püskülle, yumak arası bir şeydiler. Huylanırdım ama işimi hiç bırakmazdım. Taa ki derileri yılbır yılbır parlayana dek. Tarardım… Tarardım…
Üniversite sınavına hazırlanan ortanca abim de ara sıra yardım ederdi. Ama ineklerle uğraşmayı hiç sevmezdi. Bu işi aşağılık bir iş olarak görürdü.
Bir kaç kez dolu süt kovasını, öfkesinden yere vururken:
-Bu benim işim değil, deyişi bugün gibi belleğimde:
[Gerçekten de sonradan başarılı bir mühendis oldu. İlk boğaz köprüsünün inşaatında kontrol mühendisi olarak çalıştı.]
Yamağımız
Yamağımız Hasan, akşam yemeklerimizin değişmez misafiriydi.
Oldukça da konuşkandı. Ufak tefek tıknaz kimsesiz bir delikanlıydı.
Ahırımızın giriş bölümündeki iki minik odadan birinde yatardı. Yemek sonrası çay içerken anlattığı hikâyeleri hiç hatırlamıyorum. Ama hararetli hararetli, tükürüklerini saçarak konuşması dün gibi gözümün önünde…
O anlatırken uçuşan zerrecikleri takip etmeye yetişemezdim. Öylesine hızla düşerlerdi ki masaya.
Hasan Abi de hem anlatır hem de masaya konan baloncukları işaret parmağı ile çaktırmadan patlatmaya, söndürmeye çalışırdı.
Biz harika üçlüydük. Ben, Hasan abi ve zerrecikler. Akşamların olmasını iple çekerdim. Çünkü ben o şovun bir parçasıydım. Ne zaman bittiğini bilmezdim. Zira takipten yorgun düşer, başım masada sızar kalırdım.
Ortanca abim gecenin bir yarısı yatağıma götürürken,
-Sana kaç kere söyledim Şu Hasanı ağzını açıp ta dinleme diye, serzenişte bulunurdu.
Olsun o bizim akşamlarımızın neşesiydi, ben de onun minik seyircisi.
Sütlerimizi amcamın oğlu sabah akşam alır, Yeşilköy ve Yeşilyurt’a götürüp, daha soğumadan sıcak sıcak satardı.
Ama biz onca emeğin karşılığını hiçbir zaman alamadık. Süt paramızı ödemeyi geciktirirdi hep... Bin bir mazeretle ha bire ertelerdi. Zorla, inlete inlete, uçuk buçuk verirdi.
Verdiği de köyümüzün emektar bakkalı Hamit Ağanın veresiye defterindeki borçlarımızı sildirmeye yetmezdi.
Babam da çaresizlik içinde, ev halkına karşı borçları bitirememenin utancını gizlemek için bir suçlu arardı.
-Yahu bu Hamit Ağa… Fazla fazla... Bir yerine iki yazıyor her halde. Yine bir “Oh!” diyemedik derdi.
Hatta bir dönem, bir defter de eve almıştı…
-Bakkaldan ne alırsanız bizim deftere de yazdıracaksınız, diyordu. Hamit Aga aldıklarımızı bizim deftere de not edince, sözüm ona kandırmaca olmayacaktı. Ama bu da çözüm olmadı. Alış-veriş işini üstlenmiş olan küçük abim ve ben çoğu kez, defteri yanımıza almayı unuturduk. Yani iki defterdekiler birbirini hiç tutmadı
Her zaman ki gibi, bu defter konusunda da anacığım haklı çıktı.
Babama:
-Adam, Hamit Agayla uğraşıp durma.
Her gün beyaz şehir ekmeği alıyoruz. Çocuklar kremalı bisküviyi seviyor. E… Sen de zeytin yemeden duramazsın. Bırak bakkalla uğraşmayı.
[Babamın uğraştığı da evde konuşmaktan öteye gitmezdi.]
Annem:
-Sıkma canını. Bir kaç komşudan dikiş parası alacağım var. Nazmiye’yi öğle sonu gönderip istetirim. Biraz rahatlarız. Sıkma canını.
Oldukça sıcak ama bir o kadar da “Ama yeter artık” diyen ses tonuyla geçici olarak da olsa babamın içini soğutur, ferahlatırdı.
Süt paralarını alamayışımızla ilgili bu kısır döngü “İnekleri satalım, ahırı da kiraya verelim” fikrinin ortaya atılmasına neden oldu.
4.sınıfa geçtiğimde uygun alıcının bulunuşuyla şatış kararı netleşti. Annemle ben çok üzülüyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Okuyan ağabeylerim ve babam karar vermişti. Tamam… Bukesin çözümdü. Eziyet bitecekti.
O gün gelmişti. Kocaman bir kamyon bahçedeydi…
Ahırın kapısına iyice yanaşmak için ileri geri manevralar yapıyordu. İstiyordum ki yanaşamasın iyice. Arabaya binerken son kez görelim hepsini.
Annemin göğsüne yaslanıp kolunun altına iyice sokulmuştum. Annem yanağımı avucuyla bastırıyordu. Sanki benden güç alıyordu Ya ben kimden güç alacaktım.Abilerim ayakaltında dolaşmamam için iyice tembihlemişlerdi. Zırlayıp da işlerini zorlaştırırmışım diye…
İşte nazlı gelin gibi ilk Gül çıkıyor. Annemin en sevdiği sütü bol olanı. Sanki cama doğru bakıyor.
-Mö mü diyor ne? Duyamıyorum.
Sümbül kuyruğunu iki yana savurtarak gidiyor.
Artık hiçbiriyle konuşamayacağım. Beni kim dinleyecek?
Ah! Lale’miz. Nasıl da inat ediyor. Yularından çekip, arkadan iteliyorlar. Nafile.
Küçük abim yanına gelip ensesini sıvazlıyor. Elini sırtında gezdirip, kulağına eğiliyor.
-A…aaa! Koca hayvan yumuşadı vallahi gidiyor.
Son “Mööösü” nasıl da sıcacık!
Azgın boğamız da burnundan soluyarak, tekmikler atarak kamyona varıyor.
Derken, Menekşe, Yasemin, Alaca ve diğerleri…
Bağırış, çağırışlar içinde bindiriliyorlar. En sonunda da iki küçük buzağı… Onları da kucaklarında taşıyıp, koyuyorlar taşıta.
İçim acıyor! Gözümün yaşı, annemin eline bulaşıyor, Anneminkiler de saçlarıma.
Son kez hepsini bir arada görmek için gözlerimi, kurulamaya çalışıp, bakmak istiyorum. Ama olmuyor… Seçemiyorum.
Annem beni kucaklayıp içeri kaçırıyor. Belli ki oda dayanamayacak.
Arkadaşlarımm! Canlarımm! Dostlarımmmm!
GÜLE GÜLE…
Nazmiye Bağcı Çaylıoğlu
( Sen Küçükken Kaç Yaşındaydın)
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Türkçemize sahip çıkalım.
Gençler! Canlarım! Sizi çok seviyorum.
Ana dilimiz olan Türkçemi de çok seviyorum. Sizler böyle harf atlayıp da anlaştığınız da sizin açınızdan iyi oluyor belki(!)
Ama biliyor musunuz ki Türkçemizin en başta güzel görüntüsü bozuluyor. En azından ben ve eğitimci olan pek çok meslektaşım böyle düşünüyoruz. Bizler güzel dilimize sahip çıktık. Sizler de sizden sonra doğup da dilimizi okuyup yazan kardeşlerinize güzel bir Türkçe bırakın istiyorum. Çünkü sizden sonraki kardeşleriniz de yazışırken birkaç harf daha atlasa Türkçemiz biter, tarihe karışır. Ana dil bir ulusun en kuvvetli bağıdır. Lütfen ana dilimizi bozmayalım. Ve de sahip çıkalım.
SİZ DE BENİM GİBİ DÜŞÜNÜYORSANIZ LÜTFEN "KOPYALA YAPIŞTIR" yapın
Ana dilimiz olan Türkçemi de çok seviyorum. Sizler böyle harf atlayıp da anlaştığınız da sizin açınızdan iyi oluyor belki(!)
Ama biliyor musunuz ki Türkçemizin en başta güzel görüntüsü bozuluyor. En azından ben ve eğitimci olan pek çok meslektaşım böyle düşünüyoruz. Bizler güzel dilimize sahip çıktık. Sizler de sizden sonra doğup da dilimizi okuyup yazan kardeşlerinize güzel bir Türkçe bırakın istiyorum. Çünkü sizden sonraki kardeşleriniz de yazışırken birkaç harf daha atlasa Türkçemiz biter, tarihe karışır. Ana dil bir ulusun en kuvvetli bağıdır. Lütfen ana dilimizi bozmayalım. Ve de sahip çıkalım.
SİZ DE BENİM GİBİ DÜŞÜNÜYORSANIZ LÜTFEN "KOPYALA YAPIŞTIR" yapın
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Meleklerle Yaşamak
Sevgili Beki Hanım iki kızım Gökçe ve Gülay sizi takip edip kitaplarınızı okuyorlar. Ve bir şeyimi kaybettiğimde "Anneciğim baş melek Samuel'i çağır. Aradığını hemen bulursun !"diyorlardı. Ben de dediklerini yapıyor aradığımı şıppadanak buluyordum. Ama o kadar. "Tüm isteklerimi yüce rabbimden isterim ben . O yapar gereğini diyordum."
Ne var ki "İş Hayatında Melekler "isimli kitabınızı okuyan kızım Gökçe'nin ağlaması dikkatimi çekti. Ertesi gün kitabınızı bitirdi. Hemen ben okumaya başladım.
Kitabınız çok sardı hemen içine aldı beni.
O günde 4. kitabım olan "Anne! İşe Gitmesen Olmaz mı!"nın bandrolünü almak için basın evi sahibiyle birlikte başvuruda bulunacaktık. Basımevine kadar kitabınızı yol boyunca okumayı otobüste de sürdürdüm.
Saat 16.00'dan önce orada olmalıydık. Bankaya gidip bandrol ücretini yatırdık. Derken saat ilerledi. Basın evi sahibi "Müracaatımızı almazlar, yarın gidelim ya da bayram sonuna kalsın. Saat 15.55 Beş dakikada ulaşamayız oraya." dedi.
Yayınevi sahibiyle yürüyoruz. Ben içimden "Baş Melek Mikail lütfen yardım eder misin! Müracaatımızı yapalım. Oradaki çalışanlar da bir kolaylık yapsınlar benim için, kitabım için."diyorum. ve ekliyorum "Baş melek Mikail lütfen yayınevi sahibi de gitmemek için direnmesin. Ertelemesin işimizi. Lütfen yardım eder misin!"diye
Derken ışıklara geldik. Yayınevi sahibi bir şeyler söyledi "Bayram sonuna görüşürüz." filan gibisinden... Ben Meleklerimle istişare halindeyim. Yayınevi sahibim bana dönüp "Hocam siz ne dersiniz? demez mi... Ben hemen bu gün baş vurumuzu yapsak diyorum. O kadar geldik. Daha sonra ben gelir verecekleri bandrol no' larını alırım. Siz de iki kere yorulmazsınız."dedim.
Peki gidelim o zaman dedi. Yumuşadı.
Gittiğimiz de"Geç kaldınız ama müracaatınızı alalım .Evraklarınızı kontrol edelim ."dedi iki genç bayan. Ben yine içimden dua ediyorum "Baş melek Mikail lütfen bu genç bayanların yüreğini yumuşatır mısın. Yarın arife. Oruçluyum da. Lütfen bu gün bu iş bitsin ."diyorum.
Yayınevi sahibim huzursuz. İşine dönmek istiyor.Ona "Siz gidin ben beklerim. "dedim. "Eksik bir şey olursa ne yapıcan?"dedi. "Size telefon ederim."dediğimde aklı yattı. Bayramlaştık o gitti.
Ben oturdum bekliyorum. Bayanlar "Eksik imzalar var gelin imzalayın dediler. İmzaladım. Yine oturdum. Ve dualarımı tekrarlıyorum
Genç olan bayanla bazen göz göze geliyoruz. Gülerek bakıyor bana. Ben de ona. Tekrar beni çağırdılar .
Genç olanı bu fax silik lütfen yenileyin. Eğer bunu basımevi sahibi yeniden faxlarsa işleminizi bugün sonlandıracağız. Sizi tekrar yormayalım."demez mi.
Hemen yayınevi sahibini arıyorum. "İşi bugün sonlandırıyorlar. Ama silik çıkan evrak vardı ya onu yeniden gönderir
misiniz?"diyorum ."Tamam hocam birazdan yayınevin de olacağım gönderirim."diyor.
Allahtan yayınevi sahibimi göndermişim ben takip ederim işi diyerek. Bu arada saat 16.45. Ama saat sanki hiç ilerlemiyor. Sanki yavaşladı gibi geliyor. Fax gecikir filan endişesi taşımıyorum. İçim öyle rahat ki.
O ara duvardaki iri punto ile yazılmış olan "16.00'DAN SONRA İŞLEM YAPILMAZ. BİTMEYEN İŞLEMLER ERTESİ GÜNE KALIR."
yazısı gözüme çarpıyor.
Genç olan bayan gülerek uzaktan bana"Fax geldi. Birazdan işlem tamamlanacak. Müdür beyin yanına gidip evrakları alacaksınız."deyince yanına gittim bayanın. "Biliyor musunuz meleklere dua etmiştim. Gençler insafa gelseler de bugün işimi sonlandırsalar diye. " deyince bana "Ya öylemi ben de meleklerle ilgiliyim . Çok okuyorum."dedi. Elimdeki kitabınızı göstererek bunu okuyorum şimdi dedim. Hemen alacağım dedi.
Mesai saatinin bitimine beş dakika varken müdür bey çağırdı imza karşılığında evrakları verip iyi bayramlar diledi.
Benim işimi duvardaki yazıya inat bitiren bayanlara teşekkür ettikten sonra tüm çalışanlara sesimi yükseltip "Hepinize iyi bayramlar dilerim. Melekler hep yanınızda ve sizinle olsun!"diyerek yanlarından ayrıldım.
Baş melek Mikail hep yanımda ona öyle alıştım ki. 63 yaşında ve öğretmenim. Biraz kambur bir duruşum vardı. Baş Melek Mikailden "Duruşumu düzeltmek için" yardım istedim. Hepimizin bildiği omuzları oynatma "Bana ne! Bana ne" dercesine, bir de omuz başlarımı öne arkaya döndürme hareketini sabahları onar kez yapıyordum. Şimdi ise gün içinde ne zaman aklıma gelse yapıyorum. Duruşum düzeldi inanın. Kızlarım bile hayret etti .Bu kadar kısa zamanda nasıl olur diyorlar...
Başta size olmak üzere kızlarıma ve de tüm meleklerimize sonsuz teşekkürler.
Bayan Beki ailemize hoş geldin.
Ne var ki "İş Hayatında Melekler "isimli kitabınızı okuyan kızım Gökçe'nin ağlaması dikkatimi çekti. Ertesi gün kitabınızı bitirdi. Hemen ben okumaya başladım.
Kitabınız çok sardı hemen içine aldı beni.
O günde 4. kitabım olan "Anne! İşe Gitmesen Olmaz mı!"nın bandrolünü almak için basın evi sahibiyle birlikte başvuruda bulunacaktık. Basımevine kadar kitabınızı yol boyunca okumayı otobüste de sürdürdüm.
Saat 16.00'dan önce orada olmalıydık. Bankaya gidip bandrol ücretini yatırdık. Derken saat ilerledi. Basın evi sahibi "Müracaatımızı almazlar, yarın gidelim ya da bayram sonuna kalsın. Saat 15.55 Beş dakikada ulaşamayız oraya." dedi.
Yayınevi sahibiyle yürüyoruz. Ben içimden "Baş Melek Mikail lütfen yardım eder misin! Müracaatımızı yapalım. Oradaki çalışanlar da bir kolaylık yapsınlar benim için, kitabım için."diyorum. ve ekliyorum "Baş melek Mikail lütfen yayınevi sahibi de gitmemek için direnmesin. Ertelemesin işimizi. Lütfen yardım eder misin!"diye
Derken ışıklara geldik. Yayınevi sahibi bir şeyler söyledi "Bayram sonuna görüşürüz." filan gibisinden... Ben Meleklerimle istişare halindeyim. Yayınevi sahibim bana dönüp "Hocam siz ne dersiniz? demez mi... Ben hemen bu gün baş vurumuzu yapsak diyorum. O kadar geldik. Daha sonra ben gelir verecekleri bandrol no' larını alırım. Siz de iki kere yorulmazsınız."dedim.
Peki gidelim o zaman dedi. Yumuşadı.
Gittiğimiz de"Geç kaldınız ama müracaatınızı alalım .Evraklarınızı kontrol edelim ."dedi iki genç bayan. Ben yine içimden dua ediyorum "Baş melek Mikail lütfen bu genç bayanların yüreğini yumuşatır mısın. Yarın arife. Oruçluyum da. Lütfen bu gün bu iş bitsin ."diyorum.
Yayınevi sahibim huzursuz. İşine dönmek istiyor.Ona "Siz gidin ben beklerim. "dedim. "Eksik bir şey olursa ne yapıcan?"dedi. "Size telefon ederim."dediğimde aklı yattı. Bayramlaştık o gitti.
Ben oturdum bekliyorum. Bayanlar "Eksik imzalar var gelin imzalayın dediler. İmzaladım. Yine oturdum. Ve dualarımı tekrarlıyorum
Genç olan bayanla bazen göz göze geliyoruz. Gülerek bakıyor bana. Ben de ona. Tekrar beni çağırdılar .
Genç olanı bu fax silik lütfen yenileyin. Eğer bunu basımevi sahibi yeniden faxlarsa işleminizi bugün sonlandıracağız. Sizi tekrar yormayalım."demez mi.
Hemen yayınevi sahibini arıyorum. "İşi bugün sonlandırıyorlar. Ama silik çıkan evrak vardı ya onu yeniden gönderir
misiniz?"diyorum ."Tamam hocam birazdan yayınevin de olacağım gönderirim."diyor.
Allahtan yayınevi sahibimi göndermişim ben takip ederim işi diyerek. Bu arada saat 16.45. Ama saat sanki hiç ilerlemiyor. Sanki yavaşladı gibi geliyor. Fax gecikir filan endişesi taşımıyorum. İçim öyle rahat ki.
O ara duvardaki iri punto ile yazılmış olan "16.00'DAN SONRA İŞLEM YAPILMAZ. BİTMEYEN İŞLEMLER ERTESİ GÜNE KALIR."
yazısı gözüme çarpıyor.
Genç olan bayan gülerek uzaktan bana"Fax geldi. Birazdan işlem tamamlanacak. Müdür beyin yanına gidip evrakları alacaksınız."deyince yanına gittim bayanın. "Biliyor musunuz meleklere dua etmiştim. Gençler insafa gelseler de bugün işimi sonlandırsalar diye. " deyince bana "Ya öylemi ben de meleklerle ilgiliyim . Çok okuyorum."dedi. Elimdeki kitabınızı göstererek bunu okuyorum şimdi dedim. Hemen alacağım dedi.
Mesai saatinin bitimine beş dakika varken müdür bey çağırdı imza karşılığında evrakları verip iyi bayramlar diledi.
Benim işimi duvardaki yazıya inat bitiren bayanlara teşekkür ettikten sonra tüm çalışanlara sesimi yükseltip "Hepinize iyi bayramlar dilerim. Melekler hep yanınızda ve sizinle olsun!"diyerek yanlarından ayrıldım.
Baş melek Mikail hep yanımda ona öyle alıştım ki. 63 yaşında ve öğretmenim. Biraz kambur bir duruşum vardı. Baş Melek Mikailden "Duruşumu düzeltmek için" yardım istedim. Hepimizin bildiği omuzları oynatma "Bana ne! Bana ne" dercesine, bir de omuz başlarımı öne arkaya döndürme hareketini sabahları onar kez yapıyordum. Şimdi ise gün içinde ne zaman aklıma gelse yapıyorum. Duruşum düzeldi inanın. Kızlarım bile hayret etti .Bu kadar kısa zamanda nasıl olur diyorlar...
Başta size olmak üzere kızlarıma ve de tüm meleklerimize sonsuz teşekkürler.
Bayan Beki ailemize hoş geldin.
7 Ağustos 2013 Çarşamba
Bayramlar bayramlar
Bayramlar bayramlar burnumun direğini sızlatan çocukluğumun bayramları.
Senede iki kez bayramlarda annemin diktiği belden kesik büzgülü elbiseler... Arkadaşlarımla döner döner hangimizin daha büyük daire çizdiğinin yarışını yapardık.
Hele bir de kırmızı ayakkabı alındıysa şeker bayramında değmeyin keyfimize...
Bir keresinde de beyaz desenli yanda iki minik ponponu olan diz altı çorap almıştı annem. 8 yaşındaydım o bayram . Elbisemle daire çizerken, çorabımın ponponları da dönmüyor muydu. Uçuyordum sanki. Ayaklarım yerden kesilir gibi oluyordu. Durmama yakın ponponları usulca bacağıma dokununca ayaklarım yere değiyordu...
Her bayram da olduğu gibi arkadaşlarımdan, öğrencilerimden içimi ısıtan bayram mesajları gelmeye başladığında "İyi ki çocukluğumuzda o güzellikleri yaşamışız." diyorum. İçimi hoş ve farklı bir duygu kaplıyor. Bu duyguyu isota benzetiyorum. Hani çiğ köftecilerin camında yazıyor ya "İsot en tatlı acı" diye...
Ve de sevgi ortamında bizi büyüttükleri için anne ve babamı, teyze, amca, dayı, halalarımı ve komşularımızı sevgiyle anıyorum.
Onların sevgiyle omzumuza dokunuşları, başımızı okşayışları, mendilin içine koyup -çam sakızı çoban armağanı- elimize tutuşturdukları bayram harçlıkları değil mi bizi bu günlere taşıyan.
Çok mutluyum. Çünkü ziyaret edebileceğim, bayramını kutlamaya gideceğim bir ablam, bir ağabeyim bir de teyzem var. Onlar bana küçük olduğumu hatırlatıyor.
Canım arkadaşlarım, öğrencilerim, yakınlarım hepinizin bayramı kutlu olsun. Sevgiyle kalın e mi...
Senede iki kez bayramlarda annemin diktiği belden kesik büzgülü elbiseler... Arkadaşlarımla döner döner hangimizin daha büyük daire çizdiğinin yarışını yapardık.
Hele bir de kırmızı ayakkabı alındıysa şeker bayramında değmeyin keyfimize...
Bir keresinde de beyaz desenli yanda iki minik ponponu olan diz altı çorap almıştı annem. 8 yaşındaydım o bayram . Elbisemle daire çizerken, çorabımın ponponları da dönmüyor muydu. Uçuyordum sanki. Ayaklarım yerden kesilir gibi oluyordu. Durmama yakın ponponları usulca bacağıma dokununca ayaklarım yere değiyordu...
Her bayram da olduğu gibi arkadaşlarımdan, öğrencilerimden içimi ısıtan bayram mesajları gelmeye başladığında "İyi ki çocukluğumuzda o güzellikleri yaşamışız." diyorum. İçimi hoş ve farklı bir duygu kaplıyor. Bu duyguyu isota benzetiyorum. Hani çiğ köftecilerin camında yazıyor ya "İsot en tatlı acı" diye...
Ve de sevgi ortamında bizi büyüttükleri için anne ve babamı, teyze, amca, dayı, halalarımı ve komşularımızı sevgiyle anıyorum.
Onların sevgiyle omzumuza dokunuşları, başımızı okşayışları, mendilin içine koyup -çam sakızı çoban armağanı- elimize tutuşturdukları bayram harçlıkları değil mi bizi bu günlere taşıyan.
Çok mutluyum. Çünkü ziyaret edebileceğim, bayramını kutlamaya gideceğim bir ablam, bir ağabeyim bir de teyzem var. Onlar bana küçük olduğumu hatırlatıyor.
Canım arkadaşlarım, öğrencilerim, yakınlarım hepinizin bayramı kutlu olsun. Sevgiyle kalın e mi...
3 Ağustos 2013 Cumartesi
Öğrencimiz, okuyucuma cevap
Bayram Bey
Kitabımı okuduğunuz, duygu ve düşüncelerinizi yazmak nezaketini gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Siz de tahmin edersiniz ki Darıçayırı'nda bir yıl kalmama rağmen kitabımın en büyük bölümünü oradaki yaşadıklarımın, gözlediklerimin oluşturması tesadüf değil. Çünkü ben oraları çok sevmiştim.
Memuriyet için yaşım tutmadığından yaş büyütüp gelmiştim Darıçayırı'na. Bir yıl ailem gelmişti yanıma. Ama İstanbul'daki evimizi kapatıp geldiğimiz, annemin babamın yaşlı oluşu, ikinci yıl biz artık gelemeyiz seninle demeleri de istifa nedenim oldu. Sağlık olsun.
Ben köyünüzü çok sevdiğimi de yansıtabildiğimi düşünüyorum.
Ayrıca yakın zamanda bana ulaşanlardan pek çok gencin okuduğunu, mevki sahibi olduğunu duymak beni ne çok sevindiriyor bilemezsiniz. O dönem arkadaşlarımın çok öz verili çalıştığını biliyordum. Şu an o dönem mezun olan bir öğrencinin de okulda öğretmenlik yaptığını öğrendim. O ve diğer öğretmenlerin de şimdilerde çok iyi çalıştıklarını tahmin ediyorum.
O dönem benimle birlikte çalışan Nezihe Özkaplan'la da yeni haberleştik. O da "Acaba beni hatırlayan öğrencim var mıdır?" diye soruyor. Ve tüm öğrencilerine selam söylüyor.
Köyde 1967-1968 ve 1968-1969 yıllarında birinci ve ikinci sınıf okutmuştu.
Ramazandan sonra bir hafta sonu köyünüze gelmeyi düşünüyorum. Çünkü Darıçayırı'nı öğrencilerimi, komşularımı, ev sahiplerimi hep çok güzel hatırladım. Olmazsa okullar açılınca gelirim. Okulu ziyaret ederim. Çocuklar için de bir değişiklik olur.
Tüm köy halkına selam ve sevgilerimi iletiniz. Hepiniz sağlıcakla kalınız.
Cevat Hocama da görürseniz selamımı iletiniz.
23 Temmuz 2013 Salı
Tüm emekli arkadaşlarım
Haydi göreve
Bugün epeydir istediğim bir şeye başladım.
Ramazanda orucumu rahat tutabilmek için senelik iznimi kullanıyorum.
Görme engelli bireyler için kitap okumak istediğimi söylemek üzere Görme Engelliler Derneğine başvurdum. Görevliler Rıfat Ilgaz Kütüphanesine gönderdiler beni.
Oraya gidince çalışanlar "Öğretmenim ve görme engelliler için kitap okumak istiyorum." deyince "Bir deneme yapalım. Sesiniz uygunsa sizi çağırırız dediler." ve biraz sonra beni ses kayıt odasına aldılar. "Üç dakika okuyun yeterli." dediler.
Odadan çıktığım da "O kadar güzel okudunuz ki... Okumanızı kesemedik! Kitabı bitirticez bize kalsa..." dediler.
Ve "Hemen kayda geçelim mi? diye sordular. " Tabii olur." deyince ilk kitabım olan "Sen Küçükken Kaç Yaşındaydın?"ı okumamı istediler..
Tekrar kayıt odasına geçtim. Bu kez 20 dakika okuyacaksın dediler. Denileni yaptım.
Şimdi ramazan boyunca her gün 12.00'de gidip, 20'şer dakikalık iki bölüm halinde okuyacağım.
Sonrada üyelere dağıtılacak.
Sizlerde zamanınız varsa -saatleri kendiniz ayarlıyorsunuz- bu güzel işi yapabilirsiniz.
İstediğiniz kitabı okuyabilirsiniz. Tabii onların hoşuna gidebilecek türde olmaları kaydıyla
Onlar "Duyma ve Dinleme açlığı" içindeler. Haydi siz de en az bir kitap okuyunuz.
Size yakın yeri aşağıdaki Görme Özürlüler Derneği'nden öğrenebilirsiniz.
0212-543 54 22
0212-543 54 23
29 Haziran 2013 Cumartesi
Seçimde mutlaka oy kullanalım
Sevgili Arkadaşlar
*Şimdi çevremizdekileri "Oy kullanmak ulusal bir görevdir ."diyerek uyarma zamanı.
*Yıllarca sandık başkanlığı yaptım. Kimler kazanıyor biliyor musunuz ..."Bir oy çok önemlidir." diyerek;seçim günü canla başla konusunu komşusunu, engelli, yatalak, yaşlı demeden özel arabasıyla, minibüsüyle, olmadı taksi tutarak partidaşlarını Seçim sandığına ulaştırıp, oy kullanmalarını sağlayanların partisi kazanıyor. Gerisi lafta kalıyor.
...
*Ayrıca sandık başkanı olarak seçim sonuçlarını ilçe seçim kuruluna götürürken. mutlaka gözcüleri başkanın yanında gidiyor. Ta ki teslimat bitinceye kadar.
Hepimize görev düşüyor. Soralım lütfen! Önce kendimize sonra da bir birimize:
"Ben ne yapabilirim?"
"Biz ne yapmalıyız? diye soralım.
Çünkü bu seçim de yapmamız gereken çok önemli şeyler var. Birincisi kendi oyumuza... Sonra da yakınlarımızın ... Hatta ülke insanımızın oylarına sahip çıkalım."
Çünkü bu seçim de oyumuzu vermeyi ihmal edersek,görevimizi yerine getirmezsek(!)
olacakları siz düşünün artık.
Haydi bakalım paçaları sıvayalım...
*Şimdi çevremizdekileri "Oy kullanmak ulusal bir görevdir ."diyerek uyarma zamanı.
*Yıllarca sandık başkanlığı yaptım. Kimler kazanıyor biliyor musunuz ..."Bir oy çok önemlidir." diyerek;seçim günü canla başla konusunu komşusunu, engelli, yatalak, yaşlı demeden özel arabasıyla, minibüsüyle, olmadı taksi tutarak partidaşlarını Seçim sandığına ulaştırıp, oy kullanmalarını sağlayanların partisi kazanıyor. Gerisi lafta kalıyor.
...
*Ayrıca sandık başkanı olarak seçim sonuçlarını ilçe seçim kuruluna götürürken. mutlaka gözcüleri başkanın yanında gidiyor. Ta ki teslimat bitinceye kadar.
Hepimize görev düşüyor. Soralım lütfen! Önce kendimize sonra da bir birimize:
"Ben ne yapabilirim?"
"Biz ne yapmalıyız? diye soralım.
Çünkü bu seçim de yapmamız gereken çok önemli şeyler var. Birincisi kendi oyumuza... Sonra da yakınlarımızın ... Hatta ülke insanımızın oylarına sahip çıkalım."
Çünkü bu seçim de oyumuzu vermeyi ihmal edersek,görevimizi yerine getirmezsek(!)
olacakları siz düşünün artık.
Haydi bakalım paçaları sıvayalım...
15 Haziran 2013 Cumartesi
Taksimdeydim.
Sevgili arkadaşlar
Bugün akşam üzeri Taksim'e gittiğimde kızım ve arkadaşı beni karşıladı. Çadırlarının yanına gittik. Benden istedikleri minder, plastik bardak, tabak, bisküi , vb şeyleri teslim ettim. Çevrede büyük bir hareketlilik vardı. Kızım ve arkadaşı panik halindeydiler. Oradakiler birbirine müdahale var. diyordu. Herkes birbirine masken varmı hemen takın demeye başladı. Kızım ve arkadaşı gözlük ve maskelerini taktılar. "Kızım niye şimdiden takıyorsunuz? Bibergazı atınca takarsınız." dedim. Kızım hemen maskesini ağzından uzaklaştırıp "Anne sen hemen gidiyorsun!"dedi. Ben o saate kadar bibergazı ile tanışmadığım için "Dur yavrum! Birşey yok henüz."desemde beni arkadaşıyla birlikte çekeleyerek gezi parkından çıkardılar. Gönlüm razı olmuyordu onları orada bırakmaya. Ama maskemde yoktu. Onlar geri döndüklerinde oyalanıp parktaki birkaç anneyle konuştum. Onlarda tedirgindi. Derken kaçışmalar başladı. "Kaçın! kaçın!"diyordu maskesiz insanlar. Bende onlarla birli...kte koşup yolun karşısına geçip bir ara sokağa girdim. Yollarda çıkışlara polisler barikat kurmuştu. Derken peşpeşe patlamalar oldu. Hemen sonra da gözlerim yanmaya başladı. Nefesim daraldı, ağzım kurudu. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Ağzıma hırkamı iki üç kat edip gazı engellemek istedim.Koşarken çevremi zor seçer olmuştum. Bir ara yanımsıra kaçan işportacıyı gördüm. Ve su almayı akıl edebildim. Bir kaç yudum içince biraz açıldım. İnsanlarla birlikte otaparklara girdik çıktık. Sonra da kendimi Dolapdere'de buldum. Hala gözlerim yanıyordu.Şoktaydım. Ağladığımı gören yeni hamile olduğunu söyleyen genç bir bayan da benmle aynı durumdaydı." İş çıkışı yakalandım."dedi. Evim yakında gelin dinlenin ."dedi. Teşekkür ettim. Birazdan toparlanırım."dedim. Gazın etkisi sürüyordu. Ayrıca vicdan azabı da çekiyordum. Onca genç oradaydı. Peki ben neredeydim?Biraz kendime gelince bir arabaya binebildim. Şimdi evdeyim.
Yüreğim pır pır tüm çocuklar ve vatandaşlar adına.Çocuklardan haber aldım. Divan otelindeler. Allah tüm yavrularımızı korusun.
Başımızdakilere de Allah akıl fikir versin. Dik dik konuşmaktan vazgeçsinler.
Babalar Günü
Sevgili dostlar!
Babalar günü her ne kadar kapitalist düzenin piyasayı canlandırmak için yarattığı uydurduğu birşey denilse de bence özel bir gün. Babalarımızın bizim için özel olduğunu bir kez daha hatırlamak için bir vesile.
Babası hayatta olanlar sahip oldukları şansın farkındalar mı acaba(!)
Benim harika bir babam vardı. Çalışkan, nüktedan, kompliman yapan, güzellikleri gören bir kişiliğe sahipti. En çok da hoşuma giden annemle aralarındaki diyologları idi. Sobbetleri çok hoştu. Gün içinde annem radyoda dinleyip öğrendiklerini, babam da dışarda ki edinimlerini akşam oldu mu tatlı tatlı paylaşırlardı.
Babamla aramda 50 yaş vardı. Ama o benim en iyi arkadaşımdı...
Babamı kaybettiğimde 29 yaşındaydım.
Telefonda o acı haberi aldığımda arkamda bir şeyin yıkıldığını hissetmiştim.Yıkılan benim 29 yaşına dek dayanağım, duvarımmış meğer.O an hemen anlamıştım.
Babacığım mekanın cennet olsun.Seni hep anıyor ve 34 yıldır aklıma her düştüğünde burnumun direği sızlıyor.
Tüm babaların, birilerine babalık etmiş, birilerinin sırtını sıvazlayıp, güç vermiş olan herkesin günü kutlu, ömrü uzun olsun...
Bu dünyadan göçmüş olan tüm babaların da kabirleri nurlansın.
Babalar günü her ne kadar kapitalist düzenin piyasayı canlandırmak için yarattığı uydurduğu birşey denilse de bence özel bir gün. Babalarımızın bizim için özel olduğunu bir kez daha hatırlamak için bir vesile.
Babası hayatta olanlar sahip oldukları şansın farkındalar mı acaba(!)
Benim harika bir babam vardı. Çalışkan, nüktedan, kompliman yapan, güzellikleri gören bir kişiliğe sahipti. En çok da hoşuma giden annemle aralarındaki diyologları idi. Sobbetleri çok hoştu. Gün içinde annem radyoda dinleyip öğrendiklerini, babam da dışarda ki edinimlerini akşam oldu mu tatlı tatlı paylaşırlardı.
Babamla aramda 50 yaş vardı. Ama o benim en iyi arkadaşımdı...
Babamı kaybettiğimde 29 yaşındaydım.
Telefonda o acı haberi aldığımda arkamda bir şeyin yıkıldığını hissetmiştim.Yıkılan benim 29 yaşına dek dayanağım, duvarımmış meğer.O an hemen anlamıştım.
Babacığım mekanın cennet olsun.Seni hep anıyor ve 34 yıldır aklıma her düştüğünde burnumun direği sızlıyor.
Tüm babaların, birilerine babalık etmiş, birilerinin sırtını sıvazlayıp, güç vermiş olan herkesin günü kutlu, ömrü uzun olsun...
Bu dünyadan göçmüş olan tüm babaların da kabirleri nurlansın.
14 Haziran 2013 Cuma
HER ÇOCUĞUN ANNESİ NAZMİYE ÖĞRETMEN
Down sendromlu, otistik çocuklara ilkokul seviyesinde ders veren Nazmiye Çaylıoğlu, ebeveynlere ders çıkarmaları için, deneyimlerden faydalanarak yazdığı üç kitabı da büyük ses getirdi.
İki kız çocuğu annesi olarak bir öğretmenin mutlaka anne ya da baba olması gerektiğini savunan Nazmiye Çaylıoğlu, yaşadıklarını ve deneyimlerini yazdığı üç kitabı okuyucuların beğenisine sunuyor. Zorlu bir çocukluk döneminin ardından öğretmen olup kutsal bir göreve başladığını her fırsatta da dile getiriyor. Öğretmenlik mesleğinin devamlı öğrenme üzerine kurulu olduğunun altını çizen Nazmiye Öğretmen; “Sınıf öğretmenliğinden emekli olduktan sonra başladığım yeni bir hayat vardı. Mental çocuklara verdiğim eğitimlerle onları hayata kazandırdığım için kendimi de vicdani olarak inanılmaz mutlu hissediyordum. Bu muhteşem bir his. Bir anne olarak iki kız çocuğumun yanında bir sürü yardıma muhtaç çocuğumun olduğu düşüncesindeyim. Sadece onların değil ilk başta ailelerinin annelerinin babalarının eğitimleri çok önemli. Deneyimlerimden gördüğüm kadarıyla ebeveynlerin yaşadığı süreçler oldukça zor ve meşakkatli işler.” şeklinde konuştu.
ÇOCUKLARIN VE AİLELERİN ELLERİNİ KİTAPLARIMLA TUTTUM
Yazdığı üç tane kitabında da yaşanmışlıkları anlatan Nazmiye Çaylıoğlu; “İlk kitabım benim hayat hikayemdi. Kitabıma ‘Sen küçükken kaç yaşındaydın?’ adını koyduğumda çok düşünmedim. Annesi çalışan, ölen, eve ekmek getirmek zorunda olan veya ev işlerini üstlenen tüm çocukların aslında çocuk olmadığını ve sorumlulukların altında birçok kez ezildiği için bu ironik ismi seçtim. Bende öyle bir çocuk olarak büyüdüm. Sorumluluklarım yüzünden hayata tutundum ve iyi işler başardım. Çocuk olmayı pek beceremedim. Ancak büyüttüğüm çocuklara ilk çocuk olmayı öğrettiğim için mutluyum. Çünkü bir çocuk saftır, temizdir, masumdur ve mutlu bir çocuk ömrü boyunca iyi bir insandır. Bu düşünceme çok inanıyor ve güveniyorum.
En çok ses getiren kitabım “Tut Elimi” ise benim yaşamadığım ancak ortak olduğum çocuklarımın ve ailelerin hayatlarını paylaştım. Emekli olduktan sonra açıldığım yenidünya başka bir diyar olarak nitelendiriyorum, özel çocukların hayatlarına olan yolculuğu. Bu yolculukta ailelerin yanında olmak ve yapabileceklerine uzman değil de deneyimli bir insan gözüyle bakma ve biraz olsun yalnız değilsiniz demek için bu kitabımı okuyucularımla buluşturdum. O çocuklar insanlara ne kadar şanslı olduklarını göstermek için ve sonsuz bir azmin örneğini sunmak için gönderildikleri inancındayım.” dedi.
İkinci baskısı yapılan ‘Tut Elimi’ kitabının ardından öğretmenlik dönemini anlatan ‘Günaydın Çocuklar’ kitabını da okuyucuyla buluşturan Nazmiye Öğretmen, yaşadıklarını kitaplara dökmenin diğer insanlara yardımcı olmanın dışında, bir anne olarak çocuklarına ve torunlarına bıraktığı miras için çok mutlu olduğunu dile getiriyor. Bir annenin yavrusuna verdiği hediyelerin başında kendi penceresinden bakarak
anlattığı kitaplarının, çocuklarının ileride kendi torunları içinde yol gösterici olduğu inancını taşıdığını da sözlerine ekledi.
KİTAPLARINIZ MİRASINIZDIR!
Nazmiye Çaylıoğlu’na anneler günü hediyesi olarak yazdığı kitaplara telif koruması alan Adres Patent Marka ve Patent Danışmanı Gökçe Çaylıoğlu; “ Bizlere hediye ettiği kitapların ileride sadece bana değil birçok kadına öğretici niteliktedir. Bu yüzden beklediği ilgiyi de kısa sürede gördü. Birçok kadına çocuklarını büyütürken yardımcı olmasının yanında ben çocukları büyütürken uzman görüşlerinin yanında mutlak suretle annelerin deneyimlerinden de yararlanılması gerektiğinin inancındayım. Bir anne çocuğa verilmiş en güzel hediyedir. Ve ben de mayısın ikinci haftasında kutladığımız anneler gününde verilebilecek en iyi hediyenin anemin kelimelerinin ve cümlelerinin çalınma riskinin ortadan kaldırmak olduğunu düşündüm. Onun bize bıraktığı mirası güvence altına alması için kitaplarının telifini ona hediye ettim.
Anneler ve sevgileri çok kutsaldır. Başlangıçta annem olmak üzere tüm annelerin anneler gününü kutlarım.” açıklamasında bulundu.
Down sendromlu, otistik çocuklara ilkokul seviyesinde ders veren Nazmiye Çaylıoğlu, ebeveynlere ders çıkarmaları için, deneyimlerden faydalanarak yazdığı üç kitabı da büyük ses getirdi.
İki kız çocuğu annesi olarak bir öğretmenin mutlaka anne ya da baba olması gerektiğini savunan Nazmiye Çaylıoğlu, yaşadıklarını ve deneyimlerini yazdığı üç kitabı okuyucuların beğenisine sunuyor. Zorlu bir çocukluk döneminin ardından öğretmen olup kutsal bir göreve başladığını her fırsatta da dile getiriyor. Öğretmenlik mesleğinin devamlı öğrenme üzerine kurulu olduğunun altını çizen Nazmiye Öğretmen; “Sınıf öğretmenliğinden emekli olduktan sonra başladığım yeni bir hayat vardı. Mental çocuklara verdiğim eğitimlerle onları hayata kazandırdığım için kendimi de vicdani olarak inanılmaz mutlu hissediyordum. Bu muhteşem bir his. Bir anne olarak iki kız çocuğumun yanında bir sürü yardıma muhtaç çocuğumun olduğu düşüncesindeyim. Sadece onların değil ilk başta ailelerinin annelerinin babalarının eğitimleri çok önemli. Deneyimlerimden gördüğüm kadarıyla ebeveynlerin yaşadığı süreçler oldukça zor ve meşakkatli işler.” şeklinde konuştu.
ÇOCUKLARIN VE AİLELERİN ELLERİNİ KİTAPLARIMLA TUTTUM
Yazdığı üç tane kitabında da yaşanmışlıkları anlatan Nazmiye Çaylıoğlu; “İlk kitabım benim hayat hikayemdi. Kitabıma ‘Sen küçükken kaç yaşındaydın?’ adını koyduğumda çok düşünmedim. Annesi çalışan, ölen, eve ekmek getirmek zorunda olan veya ev işlerini üstlenen tüm çocukların aslında çocuk olmadığını ve sorumlulukların altında birçok kez ezildiği için bu ironik ismi seçtim. Bende öyle bir çocuk olarak büyüdüm. Sorumluluklarım yüzünden hayata tutundum ve iyi işler başardım. Çocuk olmayı pek beceremedim. Ancak büyüttüğüm çocuklara ilk çocuk olmayı öğrettiğim için mutluyum. Çünkü bir çocuk saftır, temizdir, masumdur ve mutlu bir çocuk ömrü boyunca iyi bir insandır. Bu düşünceme çok inanıyor ve güveniyorum.
En çok ses getiren kitabım “Tut Elimi” ise benim yaşamadığım ancak ortak olduğum çocuklarımın ve ailelerin hayatlarını paylaştım. Emekli olduktan sonra açıldığım yenidünya başka bir diyar olarak nitelendiriyorum, özel çocukların hayatlarına olan yolculuğu. Bu yolculukta ailelerin yanında olmak ve yapabileceklerine uzman değil de deneyimli bir insan gözüyle bakma ve biraz olsun yalnız değilsiniz demek için bu kitabımı okuyucularımla buluşturdum. O çocuklar insanlara ne kadar şanslı olduklarını göstermek için ve sonsuz bir azmin örneğini sunmak için gönderildikleri inancındayım.” dedi.
İkinci baskısı yapılan ‘Tut Elimi’ kitabının ardından öğretmenlik dönemini anlatan ‘Günaydın Çocuklar’ kitabını da okuyucuyla buluşturan Nazmiye Öğretmen, yaşadıklarını kitaplara dökmenin diğer insanlara yardımcı olmanın dışında, bir anne olarak çocuklarına ve torunlarına bıraktığı miras için çok mutlu olduğunu dile getiriyor. Bir annenin yavrusuna verdiği hediyelerin başında kendi penceresinden bakarak
anlattığı kitaplarının, çocuklarının ileride kendi torunları içinde yol gösterici olduğu inancını taşıdığını da sözlerine ekledi.
KİTAPLARINIZ MİRASINIZDIR!
Nazmiye Çaylıoğlu’na anneler günü hediyesi olarak yazdığı kitaplara telif koruması alan Adres Patent Marka ve Patent Danışmanı Gökçe Çaylıoğlu; “ Bizlere hediye ettiği kitapların ileride sadece bana değil birçok kadına öğretici niteliktedir. Bu yüzden beklediği ilgiyi de kısa sürede gördü. Birçok kadına çocuklarını büyütürken yardımcı olmasının yanında ben çocukları büyütürken uzman görüşlerinin yanında mutlak suretle annelerin deneyimlerinden de yararlanılması gerektiğinin inancındayım. Bir anne çocuğa verilmiş en güzel hediyedir. Ve ben de mayısın ikinci haftasında kutladığımız anneler gününde verilebilecek en iyi hediyenin anemin kelimelerinin ve cümlelerinin çalınma riskinin ortadan kaldırmak olduğunu düşündüm. Onun bize bıraktığı mirası güvence altına alması için kitaplarının telifini ona hediye ettim.
Anneler ve sevgileri çok kutsaldır. Başlangıçta annem olmak üzere tüm annelerin anneler gününü kutlarım.” açıklamasında bulundu.
28 Mayıs 2013 Salı
kavuşma
İİÖO mezunlarının Çapa'daki buluşması 31. kez gerçekleşti. Benim maalesef üçüncü katılımım bu... Ne çok şey kaçırmışım diye düşündüm.
Sınıf arkadaşlarım, yatakhane arkadaşlarım bir araya geldiğimiz de sanki o yaşlara döndük. O günlere de tabii. Fotoğraf çekenler, mikrofonu kapıp konuşanlar,şarkı söyleyenler ... Herkes harikaydı.
Gelecek yıl daha çok arkadaşın katılımıyla daha da büyümemiz dileğiyle herkese sevgiler.
Sınıf arkadaşlarım, yatakhane arkadaşlarım bir araya geldiğimiz de sanki o yaşlara döndük. O günlere de tabii. Fotoğraf çekenler, mikrofonu kapıp konuşanlar,şarkı söyleyenler ... Herkes harikaydı.
Gelecek yıl daha çok arkadaşın katılımıyla daha da büyümemiz dileğiyle herkese sevgiler.
7 Mayıs 2013 Salı
Bahar
Güzel bir sabah... Güneş erkenden ışıdı. Çoktan ısıtmaya başladı bizi.
Karşımızda bir erik bir de kayısı ağacı var. Erik erken çiçek açtığı için soğuk yaktı çiçeklerini...Üzerinde tek tük çiçek kaldı. Mahallenin veletleri bu yaz çalacak erik bulamayacak... Kayısı ağacı ona inat ağırdan aldığı daha temkinli davrandığı için pembe çiçeklerinden ağacın dalları gözükmüyor. . Mahallede üzerine çıkılacak ve çalınacak meyveleri olan bir ağaç bulabilecekler diye çocuklar adına seviniyorum. Gerçi çocukları bazı komşular azarlıyor." Bize de bırakın! Silip süpürdünüz!" diyorlar ama onları seyretmek beni mutlu ediyor. Tabii tepeden kuş bakışı görmek daha da güzel geliyor bana...
Karşımızda bir erik bir de kayısı ağacı var. Erik erken çiçek açtığı için soğuk yaktı çiçeklerini...Üzerinde tek tük çiçek kaldı. Mahallenin veletleri bu yaz çalacak erik bulamayacak... Kayısı ağacı ona inat ağırdan aldığı daha temkinli davrandığı için pembe çiçeklerinden ağacın dalları gözükmüyor. . Mahallede üzerine çıkılacak ve çalınacak meyveleri olan bir ağaç bulabilecekler diye çocuklar adına seviniyorum. Gerçi çocukları bazı komşular azarlıyor." Bize de bırakın! Silip süpürdünüz!" diyorlar ama onları seyretmek beni mutlu ediyor. Tabii tepeden kuş bakışı görmek daha da güzel geliyor bana...
29 Nisan 2013 Pazartesi
Kutlu Doğum Haftası ve 23 Nisan
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının geride kaldığı bu günlerden başlayarak "Kutlu Doğum Haftası" nın kasten bayramla çakıştırıldığı unutulacak,diye düşünüyor ve şöyle diyorum:
Ne olurdu sanki "Kutlu Doğum Haftası"ısrarla 23 Nisanla çakıştırılmasaydı. 23 Nisan haftasında değil de... Bir hafta önce ya da bir hafta sonra kutlansa olmaz mıydı? Tabii illaki Nisan ayında olsun diye düşünülüyorsa...
Siz... Biz Atatürk severlerin yüreğindeki Atatürk sevgisini söküp atamazsınız... Ama "Kutlu Doğum Haftasını da kutlayalım . Gençlere çocuklara daha iyi anlatalım... Daha iyi anlatılsın İslamiyet.
O zaman diyorum ki; bu zaman ve kavram kargaşasının önlenmesi için Kutlu Doğum Haftasının tarihini değiştirelim.
Çünkü 23 Nisan yakın tarih ve hepimizce biliniyor. Peygamberimizin doğum tarihinin kesin olarak bilinmediğini söylüyor İslam profesörleri ve Tarihçiler.
Eh o zaman bu ısrar niye???
Ben 1924 yılında Selanik'ten vatansız kalmamak için sadece üstündeki giysilerle Anadolu'ya göçen, Balkan savaşında bıyıkları yolunan mülkiyeli bir dede ile yunan askerlerinin tecavüze yeltendiği ama bebeği ağladığı için yunan askerlerinden birinin vicdanının galebe çalarak arkadaşlarını zorla engellemesiyle tecavüzden kurtulan bir anneannenin torunuyum... Atatürk'ü sevmemem mümkün mü?
AllahImı çok seviyorum. Onun istediği gibi bir kul olmaya gayret ediyorum.Peygamberimi de çok seviyorum tabii... Yüce rabbimin resulü olduğu için...
Peki bize bu vatanı yeniden inşa edip kuran Atatürk'ten onun sevgisinden vazgeçmem mümkün olabilir mi...
Ne olurdu sanki "Kutlu Doğum Haftası"ısrarla 23 Nisanla çakıştırılmasaydı. 23 Nisan haftasında değil de... Bir hafta önce ya da bir hafta sonra kutlansa olmaz mıydı? Tabii illaki Nisan ayında olsun diye düşünülüyorsa...
Siz... Biz Atatürk severlerin yüreğindeki Atatürk sevgisini söküp atamazsınız... Ama "Kutlu Doğum Haftasını da kutlayalım . Gençlere çocuklara daha iyi anlatalım... Daha iyi anlatılsın İslamiyet.
O zaman diyorum ki; bu zaman ve kavram kargaşasının önlenmesi için Kutlu Doğum Haftasının tarihini değiştirelim.
Çünkü 23 Nisan yakın tarih ve hepimizce biliniyor. Peygamberimizin doğum tarihinin kesin olarak bilinmediğini söylüyor İslam profesörleri ve Tarihçiler.
Eh o zaman bu ısrar niye???
Ben 1924 yılında Selanik'ten vatansız kalmamak için sadece üstündeki giysilerle Anadolu'ya göçen, Balkan savaşında bıyıkları yolunan mülkiyeli bir dede ile yunan askerlerinin tecavüze yeltendiği ama bebeği ağladığı için yunan askerlerinden birinin vicdanının galebe çalarak arkadaşlarını zorla engellemesiyle tecavüzden kurtulan bir anneannenin torunuyum... Atatürk'ü sevmemem mümkün mü?
AllahImı çok seviyorum. Onun istediği gibi bir kul olmaya gayret ediyorum.Peygamberimi de çok seviyorum tabii... Yüce rabbimin resulü olduğu için...
Peki bize bu vatanı yeniden inşa edip kuran Atatürk'ten onun sevgisinden vazgeçmem mümkün olabilir mi...
27 Nisan 2013 Cumartesi
Eski dostlar
Bugün İstanbul Öğretmen Okulu 1967 mezunları 3/C sınıfı Cankurtaran Öğretmenevi'nde buluşuyoruz. Sizleri de bekleriz... Sürpriz yaparsanız seviniriz. Biz ancak ulaşabildiklerimize haber verebildik. Haydi üşenmeyin. Kıpraşın biraz. Sürpriz yapıp sevindirin bizleri . Saat:13.00'de buluşuyoruz. Herkese sevgiler..
Eski dostlar
Bugün öğretmen okulundaki arkadaşlarımla Cankurtaran Öğretmen evinde buluşacağım. Ülker Acül, Gönül Çağlar, Sevim Tokman,Necla Yıldırım,Berrin Aydar, Ahmet Karslı veeşi, Solmaz Özkabaş...
!967 yılı 3/ C sınıfı buluşuyor.
Sizi de bekleriz. Bakalım hangi sürprizler bizi bekliyor.
Ayda bir buluşmalarımız bir yıldır yeni yeni katılan arkadaşlarımızla çoğalarak sürüyor. Şehir dışından da gelenler oluyor.
Bizleri buluşturan Selçuk Gazi oğlu kardeşime sonsuz teşekkürler. Ne kadar güzel bir şey yaptı... Sağolsun...
Dostlar, arkadaşlıklar ne güzel değerler... O günlerden bu günlere ne güzel anılar taşımış... Ne güzellikler biriktirmişiz. Tüm İstanbul Öğretmen Okulu arkadaşlarımı seviyor... Onlardan biri olmakla gurur duyuyorum... İyi ki varlar...
Yarınlarınızın güzel olması dileğiyle...
!967 yılı 3/ C sınıfı buluşuyor.
Sizi de bekleriz. Bakalım hangi sürprizler bizi bekliyor.
Ayda bir buluşmalarımız bir yıldır yeni yeni katılan arkadaşlarımızla çoğalarak sürüyor. Şehir dışından da gelenler oluyor.
Bizleri buluşturan Selçuk Gazi oğlu kardeşime sonsuz teşekkürler. Ne kadar güzel bir şey yaptı... Sağolsun...
Dostlar, arkadaşlıklar ne güzel değerler... O günlerden bu günlere ne güzel anılar taşımış... Ne güzellikler biriktirmişiz. Tüm İstanbul Öğretmen Okulu arkadaşlarımı seviyor... Onlardan biri olmakla gurur duyuyorum... İyi ki varlar...
Yarınlarınızın güzel olması dileğiyle...
24 Nisan 2013 Çarşamba
Bugün 23 Nisan.Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli.Medya da olsun,sosyal paylaşım sitelerinde olsun Çocuk Bayramınız kutlu olsun diye demeçler veriliyor.Arkadaşlar,bu da çok güzel.Ama bugün esaret altındaki halkın tüm zorluklara karşı,kendini özgürlüğe götürecek.Kurtuluş Savaşını başlatacak,TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİS...İNİN açıldığı gündür.Ulusal Egemenliğimize kavuşacağımızın günün başlangıcıdır.Bu günü sadece Çocuk Bayramı olarak değil,Ulusal Egemenlik Bayramı olarak kutlamalıyız.Yapılan yayınlarda çocuklar çok eğleniyor,seneye nasıl eğleneceklerini düşünüyorlar diye yayınlar yapılıyor.Ne olur çocuklarımıza karanlıktan aydınlığa çıkışımızın başlangıcını anlatalım.Eğer bugünü Bu açıdan anlatmassak,bazılarının emellerine ulaşmalarına yardımcı olacağımızın farkına varmalıyız.Karanlık düşüncelerin istediği de budur.ULUSAL EGEMENLİĞE
KAVUŞMAK İÇİN GÖSTERİLEN KARARLILIĞIN BAŞLANGICI OLAN BU GÜN ÇOCUKLARA ARMAĞAN EDİLMİŞTİR.
KAVUŞMAK İÇİN GÖSTERİLEN KARARLILIĞIN BAŞLANGICI OLAN BU GÜN ÇOCUKLARA ARMAĞAN EDİLMİŞTİR.
15 Nisan 2013 Pazartesi
İnsan sevdiği işi yaparsa ömrü boyunca bir gün bile çalışmamış gibi gelirmiş. Çevremdeki tüm gençlere gönüllerinize uygun bir işte çalışın diyorum. Ama günümüzde bu pek mümkün olamıyor. Gençlerimiz onca zorlu yollardan geçerek meslek sahibi oluyorlar.Gelin görün ki mezun oldukları dalda çalışamıyorlar.
Ben sevdiğim işim olan öğretmenliği halen yapabildiğim için çok mutluyum.46 yıl...Dile kolay...
Herkese işini canı gönülden sevmesi dileğiyle...
14 Nisan 2013 Pazar
Halen öğretmenlik mesleğimi sürdürdüğüm için yanımda, yöremde hep gençlerle birlikte ve içiçeyim.Çevremdeki bu gençler meslek seçimi konusunda bocalayıp bana ' Hangi mesleği seçelim? Siz ne dersiniz?' diye sorduklarında hemen öğretmenlik mesleğini öneriyorum.
'Hiç bir meslekte bu kadar sevgiye doyamazsınız.:insanlar en kıymetli varlıkları olan yavrularını size emanet ederler.Bu da siz de kendine güven duygusunu geliştirir.Ebeveynlerle iletişim halinde olduğunuzdan sosyal yaşamın hep içinde olursunuz.
Öğrenciler sizi taparcasına, aşık olma derecesinde sever. Minicik bir sevgi kırıntısı sunmanız yeterlidir onlara... Karşılığını binlerce katı ile hem de koşulsuz verirler size.
Tüm mesleki yaşamınız sevgi seli içinde akar gider.Güzellikler katar hayatınıza...Çevrenizin vazgeçilmezi ve her meclisin aranılanı olursunuz.
Sınıfınıza adım attığınız andan itibaren koca sınıfın kralı ya da kraliçesiniz.Tüm yetkiler elinizdedir.İstediğiniz gibi hareket edebilme serbestliğiniz vardır.Yalnızca yüreğinizde taşıdığınız,insan için en yüksek yargı olan vicdanınıza karşı sorumluluğunuz vardır.
Öğrencilerinizi aileden biri kardeşiniz,evladınız gibi görürseniz herşey kolaylaşır.Siz öğrencilerinizin onlarda sizin mihmandarınızdır artık...Birbirlerinizin gönüllerinde en güzel köşelerde tahtınızı kurar, yerlerinizi alırsınız
Yaşam yumağınız bin bir güzellikte sarılır gider...
Nazmiye Bağcı ÇAYLIOĞLU
Günaydın Çocuklar'isimli kitabımın önsözü
Acaba öğretmen arkadaşlarımın hislerine tercüman olabil miş miyim?
'Hiç bir meslekte bu kadar sevgiye doyamazsınız.:insanlar en kıymetli varlıkları olan yavrularını size emanet ederler.Bu da siz de kendine güven duygusunu geliştirir.Ebeveynlerle iletişim halinde olduğunuzdan sosyal yaşamın hep içinde olursunuz.
Öğrenciler sizi taparcasına, aşık olma derecesinde sever. Minicik bir sevgi kırıntısı sunmanız yeterlidir onlara... Karşılığını binlerce katı ile hem de koşulsuz verirler size.
Tüm mesleki yaşamınız sevgi seli içinde akar gider.Güzellikler katar hayatınıza...Çevrenizin vazgeçilmezi ve her meclisin aranılanı olursunuz.
Sınıfınıza adım attığınız andan itibaren koca sınıfın kralı ya da kraliçesiniz.Tüm yetkiler elinizdedir.İstediğiniz gibi hareket edebilme serbestliğiniz vardır.Yalnızca yüreğinizde taşıdığınız,insan için en yüksek yargı olan vicdanınıza karşı sorumluluğunuz vardır.
Öğrencilerinizi aileden biri kardeşiniz,evladınız gibi görürseniz herşey kolaylaşır.Siz öğrencilerinizin onlarda sizin mihmandarınızdır artık...Birbirlerinizin gönüllerinde en güzel köşelerde tahtınızı kurar, yerlerinizi alırsınız
Yaşam yumağınız bin bir güzellikte sarılır gider...
Nazmiye Bağcı ÇAYLIOĞLU
Günaydın Çocuklar'isimli kitabımın önsözü
Acaba öğretmen arkadaşlarımın hislerine tercüman olabil miş miyim?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
