Geçmiş zaman olur ki
Süt reklamlarındaki, alacalı benekli inekleri izlerken; içim bir hoş olur, gözlerim dolar. Burnumun direği sızlar. Akabinde çocukluğuma dönerim.
Evimizin yanındaki ahırımızda, irili ufaklı 20 civarında ineğimiz vardı. İneklerimizin de çok hoş isimleri… Sümbül, menekşe, gül, lâle. Bol süt verenler için de “Haa... Bu mantofon cinsi…”denirdi. “Hollanda’dan geldi... Damızlık.”
Annem, babam, yamağımız Hasan bakardı ineklerimize. Annem sabah akşam kendisi sağardı ineklerimizi. Bu yüzden bilekleri hep ağrırdı. O da sargı beziyle hep sarardı. O zaman bileklik yoktu belki de. Olsa da alacak paramız.
Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Bir şeyler yapıp annemin işini azaltmak isterdim. O kadar çok çalışırdı O kadar yorulurdu ki. Ona yardımcı olabilmek için ineklerin altını kürür, süpürürdüm. Tezeklerini adını “kotika” koyduğumuz el arabasına toplardım. Tüm gücümle kotikayı sürer, gübreliğe boşaltırdım.
Bazen de kaşağı ile tüylerini tarardım. Hayvanların üzerindeki topakları kaşağı ile temizlerken içim acırdı. Canları yanar sanırdım. Onlarla konuşur, okşardım. “Ablanız canınızı hiç acıtmayacak. Çok güzel olacaksınız.” derdim. Hiç kıpraşmazlardı. Uslu dururlardı. Biri bile bana tekmik atmadı.
Nadiren kuyruklarını hafiften salladıkları olurdu. Bazen koluma, bazen alnıma, enseme, yanağıma değerdi uçları. Püskülle, yumak arası bir şeydiler. Huylanırdım ama işimi hiç bırakmazdım. Taa ki derileri yılbır yılbır parlayana dek. Tarardım… Tarardım…
Üniversite sınavına hazırlanan ortanca abim de ara sıra yardım ederdi. Ama ineklerle uğraşmayı hiç sevmezdi. Bu işi aşağılık bir iş olarak görürdü.
Bir kaç kez dolu süt kovasını, öfkesinden yere vururken:
-Bu benim işim değil, deyişi bugün gibi belleğimde:
[Gerçekten de sonradan başarılı bir mühendis oldu. İlk boğaz köprüsünün inşaatında kontrol mühendisi olarak çalıştı.]
Yamağımız
Yamağımız Hasan, akşam yemeklerimizin değişmez misafiriydi.
Oldukça da konuşkandı. Ufak tefek tıknaz kimsesiz bir delikanlıydı.
Ahırımızın giriş bölümündeki iki minik odadan birinde yatardı. Yemek sonrası çay içerken anlattığı hikâyeleri hiç hatırlamıyorum. Ama hararetli hararetli, tükürüklerini saçarak konuşması dün gibi gözümün önünde…
O anlatırken uçuşan zerrecikleri takip etmeye yetişemezdim. Öylesine hızla düşerlerdi ki masaya.
Hasan Abi de hem anlatır hem de masaya konan baloncukları işaret parmağı ile çaktırmadan patlatmaya, söndürmeye çalışırdı.
Biz harika üçlüydük. Ben, Hasan abi ve zerrecikler. Akşamların olmasını iple çekerdim. Çünkü ben o şovun bir parçasıydım. Ne zaman bittiğini bilmezdim. Zira takipten yorgun düşer, başım masada sızar kalırdım.
Ortanca abim gecenin bir yarısı yatağıma götürürken,
-Sana kaç kere söyledim Şu Hasanı ağzını açıp ta dinleme diye, serzenişte bulunurdu.
Olsun o bizim akşamlarımızın neşesiydi, ben de onun minik seyircisi.
Sütlerimizi amcamın oğlu sabah akşam alır, Yeşilköy ve Yeşilyurt’a götürüp, daha soğumadan sıcak sıcak satardı.
Ama biz onca emeğin karşılığını hiçbir zaman alamadık. Süt paramızı ödemeyi geciktirirdi hep... Bin bir mazeretle ha bire ertelerdi. Zorla, inlete inlete, uçuk buçuk verirdi.
Verdiği de köyümüzün emektar bakkalı Hamit Ağanın veresiye defterindeki borçlarımızı sildirmeye yetmezdi.
Babam da çaresizlik içinde, ev halkına karşı borçları bitirememenin utancını gizlemek için bir suçlu arardı.
-Yahu bu Hamit Ağa… Fazla fazla... Bir yerine iki yazıyor her halde. Yine bir “Oh!” diyemedik derdi.
Hatta bir dönem, bir defter de eve almıştı…
-Bakkaldan ne alırsanız bizim deftere de yazdıracaksınız, diyordu. Hamit Aga aldıklarımızı bizim deftere de not edince, sözüm ona kandırmaca olmayacaktı. Ama bu da çözüm olmadı. Alış-veriş işini üstlenmiş olan küçük abim ve ben çoğu kez, defteri yanımıza almayı unuturduk. Yani iki defterdekiler birbirini hiç tutmadı
Her zaman ki gibi, bu defter konusunda da anacığım haklı çıktı.
Babama:
-Adam, Hamit Agayla uğraşıp durma.
Her gün beyaz şehir ekmeği alıyoruz. Çocuklar kremalı bisküviyi seviyor. E… Sen de zeytin yemeden duramazsın. Bırak bakkalla uğraşmayı.
[Babamın uğraştığı da evde konuşmaktan öteye gitmezdi.]
Annem:
-Sıkma canını. Bir kaç komşudan dikiş parası alacağım var. Nazmiye’yi öğle sonu gönderip istetirim. Biraz rahatlarız. Sıkma canını.
Oldukça sıcak ama bir o kadar da “Ama yeter artık” diyen ses tonuyla geçici olarak da olsa babamın içini soğutur, ferahlatırdı.
Süt paralarını alamayışımızla ilgili bu kısır döngü “İnekleri satalım, ahırı da kiraya verelim” fikrinin ortaya atılmasına neden oldu.
4.sınıfa geçtiğimde uygun alıcının bulunuşuyla şatış kararı netleşti. Annemle ben çok üzülüyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Okuyan ağabeylerim ve babam karar vermişti. Tamam… Bukesin çözümdü. Eziyet bitecekti.
O gün gelmişti. Kocaman bir kamyon bahçedeydi…
Ahırın kapısına iyice yanaşmak için ileri geri manevralar yapıyordu. İstiyordum ki yanaşamasın iyice. Arabaya binerken son kez görelim hepsini.
Annemin göğsüne yaslanıp kolunun altına iyice sokulmuştum. Annem yanağımı avucuyla bastırıyordu. Sanki benden güç alıyordu Ya ben kimden güç alacaktım.Abilerim ayakaltında dolaşmamam için iyice tembihlemişlerdi. Zırlayıp da işlerini zorlaştırırmışım diye…
İşte nazlı gelin gibi ilk Gül çıkıyor. Annemin en sevdiği sütü bol olanı. Sanki cama doğru bakıyor.
-Mö mü diyor ne? Duyamıyorum.
Sümbül kuyruğunu iki yana savurtarak gidiyor.
Artık hiçbiriyle konuşamayacağım. Beni kim dinleyecek?
Ah! Lale’miz. Nasıl da inat ediyor. Yularından çekip, arkadan iteliyorlar. Nafile.
Küçük abim yanına gelip ensesini sıvazlıyor. Elini sırtında gezdirip, kulağına eğiliyor.
-A…aaa! Koca hayvan yumuşadı vallahi gidiyor.
Son “Mööösü” nasıl da sıcacık!
Azgın boğamız da burnundan soluyarak, tekmikler atarak kamyona varıyor.
Derken, Menekşe, Yasemin, Alaca ve diğerleri…
Bağırış, çağırışlar içinde bindiriliyorlar. En sonunda da iki küçük buzağı… Onları da kucaklarında taşıyıp, koyuyorlar taşıta.
İçim acıyor! Gözümün yaşı, annemin eline bulaşıyor, Anneminkiler de saçlarıma.
Son kez hepsini bir arada görmek için gözlerimi, kurulamaya çalışıp, bakmak istiyorum. Ama olmuyor… Seçemiyorum.
Annem beni kucaklayıp içeri kaçırıyor. Belli ki oda dayanamayacak.
Arkadaşlarımm! Canlarımm! Dostlarımmmm!
GÜLE GÜLE…
Nazmiye Bağcı Çaylıoğlu
( Sen Küçükken Kaç Yaşındaydın)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder