25 Ağustos 2013 Pazar

Küçük Bir Köy Kızıydım.

Geçmiş zaman olur ki

         Süt reklamlarındaki, alacalı benekli inekleri izlerken; içim bir hoş olur, gözlerim dolar. Burnumun direği sızlar. Akabinde çocukluğuma dönerim. 
         Evimizin yanındaki ahırımızda, irili ufaklı 20 civarında ineğimiz vardı. İneklerimizin de çok hoş isimleri… Sümbül, menekşe, gül, lâle. Bol süt verenler için de “Haa... Bu mantofon cinsi…”denirdi. “Hollanda’dan geldi... Damızlık.”
Annem, babam, yamağımız Hasan bakardı ineklerimize. Annem sabah akşam kendisi sağardı ineklerimizi. Bu yüzden bilekleri hep ağrırdı. O da sargı beziyle hep sarardı. O zaman bileklik yoktu belki de. Olsa da alacak paramız.
Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Bir şeyler yapıp annemin işini azaltmak isterdim. O kadar çok çalışırdı O kadar yorulurdu ki. Ona yardımcı olabilmek için ineklerin altını kürür, süpürürdüm. Tezeklerini adını “kotika” koyduğumuz el arabasına toplardım. Tüm gücümle kotikayı sürer, gübreliğe boşaltırdım.
Bazen de kaşağı ile tüylerini tarardım. Hayvanların üzerindeki topakları kaşağı ile temizlerken içim acırdı. Canları yanar sanırdım. Onlarla konuşur, okşardım. “Ablanız canınızı hiç acıtmayacak. Çok güzel olacaksınız.” derdim. Hiç kıpraşmazlardı. Uslu dururlardı. Biri bile bana tekmik atmadı.
Nadiren kuyruklarını hafiften salladıkları olurdu. Bazen koluma, bazen alnıma, enseme, yanağıma değerdi uçları. Püskülle, yumak arası bir şeydiler. Huylanırdım ama işimi hiç bırakmazdım. Taa ki derileri yılbır yılbır parlayana dek. Tarardım… Tarardım…
Üniversite sınavına hazırlanan ortanca abim de ara sıra yardım ederdi. Ama ineklerle uğraşmayı hiç sevmezdi. Bu işi aşağılık bir iş olarak görürdü.
Bir kaç kez dolu süt kovasını, öfkesinden yere vururken:
-Bu benim işim değil, deyişi bugün gibi belleğimde:
[Gerçekten de sonradan başarılı bir mühendis oldu. İlk boğaz köprüsünün inşaatında kontrol mühendisi olarak çalıştı.]

Yamağımız
Yamağımız Hasan, akşam yemeklerimizin değişmez misafiriydi.
Oldukça da konuşkandı. Ufak tefek tıknaz kimsesiz bir delikanlıydı.
Ahırımızın giriş bölümündeki iki minik odadan birinde yatardı. Yemek sonrası çay içerken anlattığı hikâyeleri hiç hatırlamıyorum. Ama hararetli hararetli, tükürüklerini saçarak konuşması dün gibi gözümün önünde…
O anlatırken uçuşan zerrecikleri takip etmeye yetişemezdim. Öylesine hızla düşerlerdi ki masaya.
Hasan Abi de hem anlatır hem de masaya konan baloncukları işaret parmağı ile çaktırmadan patlatmaya, söndürmeye çalışırdı.
Biz harika üçlüydük. Ben, Hasan abi ve zerrecikler. Akşamların olmasını iple çekerdim. Çünkü ben o şovun bir parçasıydım. Ne zaman bittiğini bilmezdim. Zira takipten yorgun düşer, başım masada sızar kalırdım.
Ortanca abim gecenin bir yarısı yatağıma götürürken,
-Sana kaç kere söyledim Şu Hasanı ağzını açıp ta dinleme diye, serzenişte bulunurdu.
Olsun o bizim akşamlarımızın neşesiydi, ben de onun minik seyircisi.

Sütlerimizi amcamın oğlu sabah akşam alır, Yeşilköy ve Yeşilyurt’a götürüp, daha soğumadan sıcak sıcak satardı.
Ama biz onca emeğin karşılığını hiçbir zaman alamadık. Süt paramızı ödemeyi geciktirirdi hep... Bin bir mazeretle ha bire ertelerdi. Zorla, inlete inlete, uçuk buçuk verirdi.
Verdiği de köyümüzün emektar bakkalı Hamit Ağanın veresiye defterindeki borçlarımızı sildirmeye yetmezdi.
Babam da çaresizlik içinde, ev halkına karşı borçları bitirememenin utancını gizlemek için bir suçlu arardı.
-Yahu bu Hamit Ağa… Fazla fazla...  Bir yerine iki yazıyor her halde. Yine bir “Oh!” diyemedik derdi.
Hatta bir dönem, bir defter de eve almıştı…
-Bakkaldan ne alırsanız bizim deftere de yazdıracaksınız, diyordu. Hamit Aga aldıklarımızı bizim deftere de not edince, sözüm ona kandırmaca olmayacaktı. Ama bu da çözüm olmadı. Alış-veriş işini üstlenmiş olan küçük abim ve ben çoğu kez, defteri yanımıza almayı unuturduk. Yani iki defterdekiler birbirini hiç tutmadı
Her zaman ki gibi, bu defter konusunda da anacığım haklı çıktı.
Babama:
-Adam, Hamit Agayla uğraşıp durma.
Her gün beyaz şehir ekmeği alıyoruz. Çocuklar kremalı bisküviyi seviyor. E… Sen de zeytin yemeden duramazsın. Bırak bakkalla uğraşmayı.
[Babamın uğraştığı da evde konuşmaktan öteye gitmezdi.]
            Annem:                                                                         
-Sıkma canını. Bir kaç komşudan dikiş parası alacağım var. Nazmiye’yi öğle sonu gönderip istetirim. Biraz rahatlarız. Sıkma canını.
Oldukça sıcak ama bir o kadar da “Ama yeter artık” diyen ses tonuyla geçici olarak da olsa babamın içini soğutur, ferahlatırdı.
Süt paralarını alamayışımızla ilgili bu kısır döngü “İnekleri satalım, ahırı da kiraya verelim” fikrinin ortaya atılmasına neden oldu.
 4.sınıfa geçtiğimde uygun alıcının bulunuşuyla şatış kararı netleşti. Annemle ben çok üzülüyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Okuyan ağabeylerim ve babam karar vermişti.  Tamam… Bukesin çözümdü. Eziyet bitecekti.
O gün gelmişti. Kocaman bir kamyon bahçedeydi…
Ahırın kapısına iyice yanaşmak için ileri geri manevralar yapıyordu. İstiyordum ki yanaşamasın iyice. Arabaya binerken son kez görelim hepsini.
Annemin göğsüne yaslanıp kolunun altına iyice sokulmuştum. Annem yanağımı avucuyla bastırıyordu. Sanki benden güç alıyordu Ya ben kimden güç alacaktım.Abilerim ayakaltında dolaşmamam için iyice tembihlemişlerdi. Zırlayıp da işlerini zorlaştırırmışım diye…
İşte nazlı gelin gibi ilk Gül çıkıyor. Annemin en sevdiği sütü bol olanı. Sanki cama doğru bakıyor.
-Mö mü diyor ne? Duyamıyorum.
Sümbül kuyruğunu iki yana savurtarak gidiyor.
Artık hiçbiriyle konuşamayacağım. Beni kim dinleyecek?
Ah! Lale’miz. Nasıl da inat ediyor. Yularından çekip, arkadan iteliyorlar. Nafile.
Küçük abim yanına gelip ensesini sıvazlıyor. Elini sırtında gezdirip, kulağına eğiliyor.
-A…aaa! Koca hayvan yumuşadı vallahi gidiyor.
Son “Mööösü” nasıl da sıcacık!
Azgın boğamız da burnundan soluyarak, tekmikler atarak kamyona varıyor.
Derken, Menekşe, Yasemin, Alaca ve diğerleri…
Bağırış, çağırışlar içinde bindiriliyorlar. En sonunda da iki küçük buzağı… Onları da kucaklarında taşıyıp, koyuyorlar taşıta.
İçim acıyor! Gözümün yaşı, annemin eline bulaşıyor, Anneminkiler de saçlarıma.
Son kez hepsini bir arada görmek için gözlerimi, kurulamaya çalışıp, bakmak istiyorum. Ama olmuyor… Seçemiyorum.
Annem beni kucaklayıp içeri kaçırıyor. Belli ki oda dayanamayacak.
Arkadaşlarımm! Canlarımm! Dostlarımmmm!
GÜLE GÜLE…                       

                                                                        Nazmiye Bağcı Çaylıoğlu
                                                                   ( Sen Küçükken Kaç Yaşındaydın)

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Türkçemize sahip çıkalım.

Gençler! Canlarım! Sizi çok seviyorum.
Ana dilimiz olan Türkçemi de çok seviyorum. Sizler böyle harf atlayıp da anlaştığınız da sizin açınızdan iyi oluyor belki(!)
Ama biliyor musunuz ki Türkçemizin en başta güzel görüntüsü bozuluyor. En azından ben ve eğitimci olan pek çok meslektaşım böyle düşünüyoruz. Bizler güzel dilimize sahip çıktık. Sizler de sizden sonra doğup da dilimizi okuyup yazan kardeşlerinize güzel bir Türkçe bırakın istiyorum. Çünkü sizden sonraki kardeşleriniz de yazışırken birkaç harf daha atlasa Türkçemiz biter, tarihe karışır. Ana dil bir ulusun en kuvvetli bağıdır. Lütfen ana dilimizi bozmayalım. Ve de sahip çıkalım.
SİZ DE BENİM GİBİ DÜŞÜNÜYORSANIZ LÜTFEN "KOPYALA YAPIŞTIR" yapın

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Meleklerle Yaşamak

Sevgili Beki Hanım iki kızım Gökçe ve Gülay sizi takip edip kitaplarınızı okuyorlar. Ve bir şeyimi kaybettiğimde "Anneciğim baş melek Samuel'i çağır. Aradığını hemen bulursun !"diyorlardı. Ben de dediklerini yapıyor aradığımı şıppadanak buluyordum. Ama o kadar. "Tüm isteklerimi yüce rabbimden isterim ben . O yapar gereğini diyordum."
Ne var ki "İş Hayatında Melekler "isimli  kitabınızı okuyan  kızım Gökçe'nin ağlaması dikkatimi çekti. Ertesi gün kitabınızı bitirdi. Hemen ben okumaya başladım.
Kitabınız çok sardı hemen içine aldı beni.
O günde 4. kitabım olan "Anne! İşe Gitmesen Olmaz mı!"nın  bandrolünü almak için basın evi sahibiyle birlikte başvuruda bulunacaktık. Basımevine kadar kitabınızı yol boyunca okumayı otobüste de sürdürdüm.
Saat  16.00'dan önce orada olmalıydık. Bankaya gidip bandrol ücretini yatırdık. Derken saat ilerledi. Basın evi sahibi "Müracaatımızı almazlar, yarın gidelim ya da bayram sonuna kalsın. Saat 15.55 Beş dakikada ulaşamayız oraya." dedi.  
Yayınevi sahibiyle yürüyoruz. Ben içimden "Baş Melek Mikail lütfen yardım eder misin! Müracaatımızı yapalım. Oradaki çalışanlar da bir kolaylık yapsınlar benim için, kitabım için."diyorum. ve ekliyorum "Baş melek Mikail lütfen yayınevi sahibi de gitmemek için direnmesin. Ertelemesin işimizi. Lütfen yardım eder misin!"diye
Derken ışıklara geldik. Yayınevi sahibi bir şeyler söyledi "Bayram sonuna görüşürüz." filan gibisinden... Ben Meleklerimle istişare halindeyim. Yayınevi sahibim bana dönüp "Hocam siz ne dersiniz? demez mi... Ben hemen bu gün baş vurumuzu yapsak diyorum. O  kadar geldik. Daha sonra ben gelir verecekleri bandrol no' larını alırım. Siz de iki kere yorulmazsınız."dedim.
Peki gidelim o zaman dedi. Yumuşadı.
 Gittiğimiz de"Geç  kaldınız ama müracaatınızı alalım .Evraklarınızı kontrol edelim ."dedi iki genç bayan. Ben yine içimden dua ediyorum "Baş  melek Mikail lütfen bu genç bayanların yüreğini yumuşatır mısın. Yarın arife. Oruçluyum da. Lütfen bu gün bu iş bitsin ."diyorum.
Yayınevi sahibim huzursuz. İşine dönmek istiyor.Ona "Siz gidin ben beklerim. "dedim. "Eksik bir şey olursa ne yapıcan?"dedi. "Size telefon ederim."dediğimde aklı yattı. Bayramlaştık o gitti.
Ben oturdum bekliyorum. Bayanlar "Eksik imzalar var gelin imzalayın dediler. İmzaladım. Yine oturdum. Ve dualarımı tekrarlıyorum 
Genç olan bayanla bazen göz göze geliyoruz. Gülerek bakıyor bana. Ben de ona. Tekrar beni çağırdılar .    
Genç olanı bu fax silik lütfen yenileyin. Eğer bunu basımevi sahibi yeniden faxlarsa işleminizi bugün sonlandıracağız. Sizi tekrar yormayalım."demez mi.
Hemen yayınevi sahibini arıyorum. "İşi bugün sonlandırıyorlar. Ama silik çıkan  evrak vardı ya onu yeniden gönderir
misiniz?"diyorum ."Tamam hocam birazdan yayınevin de olacağım gönderirim."diyor.
Allahtan yayınevi sahibimi göndermişim ben takip ederim işi diyerek. Bu arada saat 16.45. Ama saat sanki hiç ilerlemiyor. Sanki yavaşladı gibi geliyor.  Fax gecikir filan endişesi taşımıyorum. İçim öyle rahat ki.
O ara duvardaki iri punto ile yazılmış olan "16.00'DAN SONRA İŞLEM YAPILMAZ. BİTMEYEN  İŞLEMLER ERTESİ GÜNE KALIR."
yazısı gözüme çarpıyor.
Genç olan bayan  gülerek uzaktan bana"Fax geldi. Birazdan işlem tamamlanacak. Müdür beyin yanına gidip  evrakları alacaksınız."deyince yanına gittim bayanın. "Biliyor musunuz meleklere  dua etmiştim. Gençler insafa gelseler de bugün işimi sonlandırsalar diye. " deyince bana "Ya öylemi ben de meleklerle ilgiliyim . Çok okuyorum."dedi. Elimdeki kitabınızı göstererek bunu okuyorum şimdi dedim. Hemen alacağım dedi.
Mesai saatinin bitimine beş dakika varken müdür bey çağırdı imza karşılığında evrakları verip iyi  bayramlar diledi.
Benim işimi duvardaki yazıya inat bitiren bayanlara teşekkür ettikten sonra tüm çalışanlara sesimi yükseltip "Hepinize iyi bayramlar dilerim. Melekler hep yanınızda ve sizinle olsun!"diyerek yanlarından ayrıldım.
Baş melek Mikail  hep yanımda ona öyle alıştım ki. 63 yaşında ve öğretmenim. Biraz kambur bir duruşum vardı. Baş Melek Mikailden "Duruşumu düzeltmek için" yardım istedim. Hepimizin bildiği omuzları oynatma "Bana ne! Bana ne" dercesine, bir de omuz başlarımı öne arkaya döndürme hareketini sabahları onar kez yapıyordum. Şimdi ise gün içinde ne zaman aklıma gelse yapıyorum. Duruşum düzeldi inanın. Kızlarım bile hayret etti .Bu kadar kısa zamanda nasıl olur diyorlar...
Başta size olmak üzere kızlarıma ve de tüm meleklerimize sonsuz teşekkürler.
Bayan Beki ailemize hoş geldin.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bayramlar bayramlar

Bayramlar bayramlar burnumun direğini sızlatan çocukluğumun bayramları.

Senede iki kez bayramlarda annemin diktiği belden kesik büzgülü elbiseler... Arkadaşlarımla döner döner hangimizin daha büyük daire çizdiğinin yarışını yapardık.

Hele bir de kırmızı ayakkabı alındıysa şeker bayramında değmeyin keyfimize...

Bir keresinde de beyaz desenli yanda iki minik ponponu olan diz altı çorap almıştı annem. 8 yaşındaydım o bayram . Elbisemle daire çizerken, çorabımın ponponları da dönmüyor muydu. Uçuyordum sanki. Ayaklarım yerden kesilir gibi oluyordu. Durmama yakın ponponları usulca bacağıma dokununca ayaklarım yere değiyordu...

Her bayram da olduğu gibi arkadaşlarımdan, öğrencilerimden içimi ısıtan bayram mesajları gelmeye başladığında "İyi ki çocukluğumuzda o güzellikleri yaşamışız." diyorum. İçimi hoş ve farklı bir duygu kaplıyor. Bu duyguyu isota benzetiyorum. Hani çiğ köftecilerin camında yazıyor ya "İsot en tatlı acı" diye...
Ve de sevgi ortamında bizi büyüttükleri için anne ve babamı, teyze, amca, dayı, halalarımı ve komşularımızı sevgiyle anıyorum.
Onların sevgiyle omzumuza dokunuşları, başımızı okşayışları, mendilin içine koyup -çam sakızı çoban armağanı- elimize tutuşturdukları bayram harçlıkları değil mi bizi bu günlere taşıyan.
Çok mutluyum. Çünkü ziyaret edebileceğim, bayramını kutlamaya gideceğim bir ablam, bir ağabeyim bir de teyzem var. Onlar bana küçük olduğumu hatırlatıyor.
Canım arkadaşlarım, öğrencilerim, yakınlarım hepinizin bayramı kutlu olsun. Sevgiyle kalın e mi...

Beğen · · · Tanıtımını Yap · 2 dakika önce, İstanbul yakınlarında ·

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Öğrencimiz, okuyucuma cevap




Bayram Bey
Kitabımı okuduğunuz, duygu ve düşüncelerinizi yazmak nezaketini gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Siz de tahmin edersiniz ki Darıçayırı'nda bir yıl kalmama rağmen kitabımın en büyük bölümünü  oradaki yaşadıklarımın, gözlediklerimin oluşturması tesadüf değil. Çünkü ben oraları çok sevmiştim.
Memuriyet için yaşım tutmadığından yaş büyütüp gelmiştim Darıçayırı'na. Bir yıl ailem gelmişti yanıma. Ama İstanbul'daki evimizi kapatıp geldiğimiz, annemin babamın yaşlı oluşu, ikinci yıl biz artık gelemeyiz seninle demeleri de istifa nedenim oldu. Sağlık olsun.
Ben köyünüzü çok sevdiğimi de yansıtabildiğimi düşünüyorum.
Ayrıca yakın zamanda bana ulaşanlardan pek çok gencin okuduğunu, mevki sahibi olduğunu duymak beni ne çok sevindiriyor bilemezsiniz. O dönem arkadaşlarımın çok öz verili çalıştığını biliyordum. Şu an o dönem mezun olan bir öğrencinin de okulda öğretmenlik yaptığını öğrendim. O ve diğer öğretmenlerin de şimdilerde çok iyi çalıştıklarını tahmin ediyorum.
O dönem benimle birlikte çalışan Nezihe Özkaplan'la da yeni haberleştik. O da "Acaba beni hatırlayan öğrencim var mıdır?" diye soruyor. Ve tüm öğrencilerine selam söylüyor.

Köyde 1967-1968 ve 1968-1969 yıllarında birinci ve ikinci sınıf okutmuştu.
Ramazandan sonra bir  hafta sonu köyünüze gelmeyi düşünüyorum. Çünkü Darıçayırı'nı öğrencilerimi, komşularımı, ev sahiplerimi hep çok güzel hatırladım. Olmazsa okullar açılınca gelirim. Okulu ziyaret ederim. Çocuklar için de bir değişiklik olur.

Tüm köy  halkına selam ve sevgilerimi iletiniz. Hepiniz sağlıcakla kalınız.
Cevat Hocama da görürseniz selamımı iletiniz.